11 Haziran, 2009

SİNGAPUR-ENDONEZYA I
(Şubat 2009)






THY'nin, geleneksel hale getirdiği 14 Şubat Sevgililer Günü kampanyasını ancak biletler bittikten sonra ilan ettiğini bildiğimden bu sene Ocak başından itibaren internet sitelerini kontrol etmeye başladım. Gerçekten de kampanyayı internette, başladıktan neredeyse 10 gün sonra, biletlerin çoğu tükenince ilan ettiler. Trek Turizm’den Ebru’nun sayesinde bu sefer Singapur’a iki koltuk ayırtmayı başardım. Bu biletlerin özelliği birinci kişi tam ücret öderken ikincinin sadece 1 euro + vergileri ödemesi. Neşe izin alamadığından, yolcuların da karşı cinsten olması şart koşulmadığından lise yıllarında mahalleden arkadaşım olan, yıllarca görüşmeyip, 2-3 yıl önce yolda karşılaşınca arkadaşlığımıza kaldığımız yerden devam ettiğimiz Levent’e teklif götürdüm.


Levent görüşmediğimiz yıllar içinde iş hayatında epey ileri gitmiş, büyük bir şirkette Genel Müdür olmuş, hayat standartı epey yükselmiş. Öyle ki tatillerde
aman kalabalık olmasın diye kocaman bir tekneyi ailecek kapatıp Mavi Tur yapmaya başlamış, ama özünde bir değişiklik olmamış. Levent’e düşük bütçeli bir geziye hazır olup olmadığını, bunun demokratik bir gezi olmayacağını, eğer bu şekilde kimi zaman eziyetli, sürünerek gezmeye itirazı yoksa beraber gidebileceğimizi söyledim.



Bir nevi bilgisayardaki sistem geri yükleme gibi, kafasını ve bütçesini 20 yıl öncesine alması gerektiğini de ekledim.
İkiletmeden hemen kabul etti, biletlerimizi aldık.
İş güç yüzünden ayrıntıları telefonda görüşerek 1 ay sonra İzmir Dış Hatlar terminalinde buluştuk. Amacımız Singapur'dan Endonezya'nın adalarına geçerek plajda kafa dinlemek.



(O sırada bu adalara ulaşmanın ne kadar zor olacağını bilmiyorduk)



Gideceğimiz gün İzmir’e gökyüzü delinmiş gibi sağanak vardı.
Neşe beni havaalanına bıraktığında saat daha erkendi. Havaalanı çok kalabalık ve çok gürültülüydü.
Eskiden havaalanlarında çok elit, kürklü, parfümlü hanımlar olur, herkes gazete okurdu. Ucuz uçuşların yaygınlaşmasıyla birlikte iç hatlar terminali şehirlerarası otobüs garajına dönmüş. Sakin bir yer bulamadığımdan bir tuvalete kapanıp kitap okuyayım dedim. Orhan Pamuk’un Füsunla sevişmesini okudum ama askere giden gençler tuvalette o kadar şamata yaptılar ki devam edemedim, dışarıya kapının önüne çıktım, bir sigara içerek Levent’in gelişini bekledim.
Benimle birlikte sigara içen bir polis yerdeki izmaritleri göstererek,
“Şu hale bak, biz bu pislikle AB‘ye nah gireriz, nerede var böyle bir pislik” dedi
Ben de adetim olmadığı halde “Dünyanın her havaalanında bu kapıların önüne çöp tenekesi, kül tablası da koyuyorlar ama” dedim
“Burda da var!” dedi, yolun karşı tarafında sağanak yağmurun altında su dolmuş ayaklı kül tablalarını göstererek.
“Kapının önünde içilmesini istemediklerinden oraya koyuyorlar tabi” dedi



“Bu yağmurda kim saçak altından çıkıp karşıya geçer, zaten sigara ıslanır” dedim, baktım hala söyleniyor, konuşmayı kestim.
Kendisi de bir süre sonra izmaritini yere atıp içeri girdi.

Uçak saati yaklaşınca Levent'ten ümidi kesip içeri girdim, meğer başka kapıdan girmiş, yarım saattir beni arıyormuş.
Yağmur nedeniyle İstanbul uçağı 1 saat geç kalktı, İstanbul dış hatlardaki ‘lounge’larda takılma hayalimiz suya düştü.
Beklerken temizlikçilerin köşeye yığdıkları gazeteleri okuduk, bir Penguen dergisini de yanıma aldım, fotoğraf çekildik, uçak geldi, bindik.



Levent bir gün önce iş için günü birlik İstanbul’a gidip geldiğinden “Yol çok bozuk” dedi. Gerçekten de hava şartları değişmediğinden patates tarlasında traktörle gider gibi İstanbul havaalanına düştük (Azericede uçak indi yerine düştü diyorlar).
Haraç pulu, pasaport kontrolü derken banka salonlarında geçirilebilecek 10 dakikamız kaldı.
Neşe, Yapı Kredinin yeni tasarlattığı salonu merak edip buraya girebilmek için bir seyahat programına kaydolduğundan illa da 'oraya bir git gör' demişti. İşbankasınınkinin olduğu yere gidip sorduk, tam aksi istikametteki koridorun sonunda alt kattaymış (dış hatlar çıkış salonunu görmeyenler için neredeyse yarım kilometre uzaktaymış)
Levent’in 'uçağı kaçırcaz' itirazlarına aldırmadan koşar adımlarla dış hatları geçtik, salonu bulduk.
Kapıdaki Luc Besson tasarımlı kız Levent’in seyahat kulübüne üye olması gerektiğini söyledi



(Ben sabah internette Endonezya’da iç hat bileti almaya çalışırken korsan bir siteye düştüğümden Yapı Kredi kartımı iptal ettirmek zorunda kalmıştım) Beş dakika girip çıkcaz dedik, daldık. Salon fotoğraflarda güzel gözüküyor ama gerçeği hoşuma gitmedi. Masaların üzerleri kırıntı doluydu, içerdeki tipler de ambiyansa katkıda bulunmuyorlardı.



Derhal viski barına yöneldim. Bir garson barın üzerine tırmanmış buz makinesini tamir ediyordu. Vaktimiz olmadığından ayaklarına kafamı çarpmamaya dikkat ederek Famous Grouse şişesini çektim, ikimize de yarımşar su bardağı koydum, fondipleyip kendimizi dışarı attık.
Koridorun tam ters ucundaki (yani 500 metre uzaktaki) kapımıza doğru giderken biniş kartıma bakmayı akıl ettim. 23:55 sandığım uçak saati 23:45’miş!
Yürüyen bantlardan koşmaya başladık. 8 numaralı en uzaktaki kapıya vardığımda içtiğim yarım bardak viski çoktan ter olup buharlaşmıştı.
Biniş kartlarında uçağımızın yeni alınan (kiralanan) 777’lerden olduğunu görünce belki uçakta yer kalmaz, Uğur Cebeci’nin ballandıra ballandıra anlattığı First Class koltuklarına upgrade ediliriz diye umutlandım, ama nafile.



Malezya’ya giderken ilk ve son kez başıma geldiğinden beri her uçağa binişimde kartımı görevliye uzatırken umarsızca onun biniş kartımı yırtıp sırıtarak 'sizi upgrade ettik' demesini bekliyorum, ama hiç olmuyor. Bence ellerinde kayıt var, herkesi hayatta bir kez upgrade edip tadını damağında bırakıyorlar.
Bu sefer de yerimize geçerken sağlı sollu yerleştirilmiş lüks koltuklara bakmakla yetindik.



Bana pek rahat görünmedi aslında çapraz oturma şekli.
Yerimize yerleştik, önümüzdeki ekranı kurcalamaya başladık, bu şimdiye kadar bindiğim en lüks donanımlı uçak: Koltuğun arkasındaki dokunmatik ekranda pek çok film, dizi, müzik, oyun vs vardı. Ben bir Çanakkale belgeseli, bir de Bollywood filmi izledim, Levent araba yarışı oynadı.



Son yıllarda hep ucuz hava yollarıyla uçup sudan başka bir şey ikram edilmediğinden THY’nin sınırsız hizmetini de özlemişim. Bir iki viski daha içtikte sonra koltuğumun yatmadığını farkettim.



Hostes çağırma düğmesine bastım ama kimse gelmedi. Bir ara kabin amiri yanımdan hızla geçerken durdurup, derdimi arıza çıkarmaya hazır tarzda söyleyince, kaçın kurrası, uzun boylu eski hostes güleryüzle hemen koltuğumuzu değiştirmeyi telif etti ve bizi mutfağın arkasındaki önü geniş 52. sıraya aldı.



Zaten biz de Levent’le, eskiden hosteslerin ne kadar güzel, havalı olduğundan, son yıllarda biletlerin ucuzlamasından mı, uçak sayısının artmasından mı nedendir eski kalitenin kalmadığından bahsediyorduk; kabin amirinin bu şık davranışı bizi doğruladı.
Yemekler güzeldi, içkiler boldu, hele ben bize hizmet eden hostun tipine bakıp da İzmir’li olduğunu bilince ikramlar yağdı. 2 viski, 4 bira içtim.



Hemşehrim ayrıca iki de açılmamış bira verdi, ki benim bildiğim uçakta açılmamış kutu vermek zinhar yasak. Görevliler fizyonomi olarak düşüşte olsalar da hizmet açısından kabin ekibini çok beğendik. Hepsi genç, kız ve oğlanlar işlerini neşe içinde, güleryüzle ve belli ki çok zevk alarak yapıyorlardı. Hepsinin adını alıp derginin içindeki dilek-şikayet formuna yazıp övdük.



Doğu’ya gittiğimizden, havalandıktan kısa süre sonra, saat 3 gibi güneş doğdu.
Hint Okyanusunda çok güzel tropik adaların üzerinden geçtik ama bunca donanıma karşın uçuşla ilgili ne harita, ne konuşma hiçbir bilgi verilmediğinden nerede olduğumuzu anlayamadık. Bence THY’nin en büyük eksiği buydu.
Saat 16 da Singapur havaalanına indik. Havaalanında her köşedeki standlarda yer alan bedava broşür ve haritalardan aldık
Pek medeni ve zengin bir ülkeye geldiğimiz hemen anlaşılıyor.



Singapur'a en yakın ada olan Sumatra için uçak bileti sorduk. Ucuz havayolları Budget terminalden (Bütçem terminali) kalktıkları için burada büroları yokmuş. Sadece Jet Ariways vardı, tek gidiş için kişi başı 160 Singapur doları (1SD= 0,67 USD= 1.1 lira) isteyince almadan çıktık.
Ben sigara içmek için havaalanının dışına çıktım, hava bunaltıcıydı, tişörtüm sırılsıklam olmasın diye hemen üstümü çıkardım. Uçaktan tanıştığımız, arkamızda oturan Türk kızlar da dışarda sigara içiyorlardı, garip garip baktılar.
Onlar da 14 Şubat promosyonundan bu bileti yakalayabilmişler, ama ne yapacakları hakkında hiçbir fikirleri yoktu, bize sordular.
Burada durulmaz, madem Endonezya vizeniz yok, Malezya’ya falan gidin dediysem de dönüşte öğrendiğimize göre 9 günün tamamını Singapur’da geçirip sıkıntıdan patlamışlar.

Singapur’da, Couchsurfing aracılığıyla bulduğumuz, bizi ağırlayabileceğini söyleyen biri dişi, dört kişi arasından seçtiğim Carlo’nun evinde kalacağız. Biraz para bozdurup, Duty Free’den Levent’in favorisi Makers Mark bourbon aldık.



Carlo’nun tarifine göre 1 saat mesafedeki evine gitmek için havaalanının metro istasyonuna indik.
Singapur metrosuna otomatik makineden alınan kredi kartı gibi bir kartla biniliyor.



Fiyat yola göre değişmekle birlikte şehre gidiş için bir saatlik yola kart depoziti dahil 3,40 SD (3,75 lira) ödedik. Kartı makineye iade edince 1 SD depositi geri veriyor.
Singapur adını tüm dünyada duyurduğu ciklet yasağı gibi yasaklarıyla meşhur bir ülkecik. Özellikle çöp atma, sigara içme gibi konularda bir sürü yasak var, her tarafta 500 SD den başlayıp bir kaç bine ulaşan cezaların miktarı ilan edilmiş. Tabelaların uslubundan olayı ciddiye aldıkları anlaşılıyor.



Ben tedirgin oldum, başkalarının yapmadığı şeyleri (Metro istasyonunda birşeyler yemek, sokakta sigara içmek vs) yapmadım. Sonradan anladığıma göre sahiden bunlara ceza keserken kimsenin gözünün yaşına bakmıyorlarmış.
Sokakta sigara içmek serbest ama izmariti yere atmak yasak, bu nedenle herkes çöp tenekelerinin başında içiyor.
Metrodan indiğimiz otobüs durağında bir ilan panosu ve panonun üzerinde de tehditkar bir havada ‘ilanlarınızı buraya asın, bu pano dışında ilan asanlara 500 SD ceza verilecektir’ yazıyordu.



Otobüs durağından Carlo’ya telefon ettik, '15 dk sonra oradayım' dedi, yarım saatte geldi. Takkeli, neşeli bir çocuk, anında kanım kaynadı.
Panama’lıymış, 5 yıldır burada internet güvenliği yazılımları konusunda çalışıyormuş.
Gerçi ben hiç çalıştığını görmedim.
Daha ziyade benim gençliğimi hatırlatır tarzda gündüzleri evde yayılıp geceleri parti insanı görüntüsü çiziyordu.



Evde Kathleen adında Singapurlu bir kız vardı. Sonra Yeni Zellanda’lı Rob, İsviçreli Andreas, ve Endonezyalı sevgilisi Lisa geldi.
Carlo ve arkadaş grubunda bir Seinfeld havası var. Sonradan öğrendiğimize göre Kathleen de Carlo’nun eski sevgilisiymiş, şimdi Seinfeld ile Elaine gibi arkadaş olmuşlar.



Bu arkadaş grubu sürekli birlikte takılıyor, gündüzleri havadan sudan geyik yapıp, geceleri alemlere akıp, 80 liraya bira satılan barlarda yüksek maaşlarını yiyorlar. Carlo 5000 SD maaş alıyormuş, oturduğu evin kirası 3000 miş. Zemin katta, bahçeye bakan, güvenlilikli sitedeki daireye iki ev arkadaşı kızla birlikte 1000’er SD veriyorlarmış.
Kızlardan biri Hırvat, diğeri Çinliymiş. Hırvat seyahatteydi, Çinli odasından hiç çıkmadı.



Eve girince Carlo hemen dolaptan bira getirdi, ben de uçaktan aldığım Efes Pilsen'i ve Türkiye'den hediye getirdiğim Bahadır Baruter albümünü verdim, çok sevindi hemen kitabı açıp cildini kokladı.
Levent de yanına bir sürü nazar boncuklu anahtarlık almış, herkese onlardan hediye etti.
Bir süre evde sohbet ettikten sonra ben sitenin havuzuna gitmeyi önerdim, hep beraber biraları ve bizim bourbonu alıp havuz başına gittik, bir yandan yüzerken bir yandan içmeye ve muhabbete devam ettik.



Anladığım kadarıyla Singapur bayağı ciddi ve sert bir diktatörlükle yönetiliyor.
Demokrasi, insan hakkı falan burada pek popüler kavramlar değil. Polis istediği eve izinsiz girip arama hakkına sahipmiş.
Carlo bundan yakınırken Kathleen iyi bir Singapurlu olarak bunu gayet normal bulup, ‘Tabi şüpheli bir durum varsa polis evini arıyacak, sen suç işlemediysen neden bundan gocunuyorsun ki?’ diyordu.
Marihuana bulundurmanın cezası asılarak idammış ve , bu cezayı gerçekten, yabancılar dahil uyguluyorlarmış.





Çalışanlara iyi maaş verildiğinden dünyanın her yerinden Dubai gibi beyin göçü alıyor. Büyük bir milli gelirleri var, yaşam standardı çok yüksek.
Carlo’nun anlattığına göre geçen yıl devletin elindeki para o kadar çok gelmiş ki vatandaşlarına karşılıksız dağıtmışlar. Düşük gelirlilere 5000 dolara kadar ödenirken, en iyi durumdakiler 100 SD almış. Kathleen peyzaj mimarı olarak çalıştığı belediyeden ayda 10 000 dolar maaş aldığından 200 dolar kadar alabilmiş. O dönemde millet havalı bir şekilde ‘Yaa bana 100 dolar verdiler’ diye birbirine sızlanıyormuş.
Ilık gece havasında, havuzda bir iç, bir yüz, bir iç derken epeyce kafayı bulduk.
Levent baştan beri Couchsurfing’e temkinli yaklaşıyordu ama hiç itiraz etmedi



Havuzdan eve giderken,
"Nasıl buldun çocukları, için rahatladı mı?” dedim
“Dur bakalım, hele bir sabah olsun, buzlu küvette böbreğimiz alınmış olarak uyanmazsak o zaman konuşuruz” dedi.
Evde giyinip, ekibi bozmadan iki taksiyle şehir merkezine gittik, halk tipi bir restorana oturduk.



Fiyatlar ne ucuz ne pahalıydı, zaten Singapur’da hemen her şey Türkiye ile aynı fiyat denebilir. Biz deniz ürünlü erişte ve noodle (5+4 SD) söyledik, Carlo kurbağa (8) söyledi. Ortaya güveçte gelen salçalı kurbağa anladığımız kadarıyla burada tavuk kadar popüler bir yiyecek. Biz de yedik, çok lezzetliydi, bundan sonra kurbağa yemeye karar verdik.



Adam başı birer büyük Tiger (5) içtikten sonra kalkıp dolaşmaya başladık.
İzmir’in Kordon’u gibi lüks balık restoranlarının ve piyasanın olduğu bir yerden geçtik.



Bir hint bakkalında epeydir özlediğim beedie denen okaliptüs yaprağına sarılmış gariban sigaralarından gördüm. Hindistan’da neredeyse bedavaya satılan paketlere 2.5 SD deyince Endonezya’dan alırım diye almadım, ama orada da bulunmuyormuş.
Singapur’a vardığımızdan beri içtiğim içkilerin, yol yorgunluğunun ve jet lagin etkisiyle (İzmir'den ayrılalı henüz 24 saat olmamıştı) eve dönmek istedimse de benim dışımda Levent dahil herkes içmeye devam etmek istediğinden oy çokluğuyla İrish Pub’a gittik. Rob güzel, taze, pastörize biralar ısmarladı, bardağı 15 SD imiş.



Sokağın karşısındaki barın adı dikkatimi çekti, nedir bu 'Eski Bar' diye sordum. Eskimodan geliyormuş, içerisi eksi 5 derecede tutulan bir mekanmış.
Gidip baktım, sahiden çift kapıyla girilen barda devasa klimalar marifetiyle dışarsı gece 30 derece iken içerde bir kutup ambiyansı var.
Bar tamamen buzdan yapılmış, votka içiliyor falan...




Carlo’nun söylediğine göre 50 SD verip sınırsız votka içebiliyormuşsun. Tabi içerdeki kötü hava koşulları nedeniyle sınırlı süre durabildiğinden içebildiğin votka da sınırlı oluyormuş. Carlo en fazla altı şat içebilmiş.
Carlo ile Singapurlular hakkında biraz daha konuştuk: Halk çok muhafazakarmış. Ofis partilerine karılarını getirmezler, getirseler bile haremlik selamlık oturulur, kimse karısını iş arkadaşlarıyla tanıştırmazmış.
Hayat çalışma üzerine kuruluymuş. Carlo’nun Singapurlu bir kız arkadaşı varmış. Bir gün başarısız bir iş görüşmesi sonrasında Carlo’nun çalıştığı şirkete uğramış. Carlo da kızı öyle süslenmiş ve üzgün görünce jest olsun diye ‘Hadi seni yemeğe çıkartayım’ demiş.
Kız buna bir kızmış, ‘Sen nasıl mesai saatinde işini bırakıp çıkarsın’ diye azarlamış.





Zaten kıyafetlerini de sürekli eleştiriyor, Carlo gibi kariyeri olan birisinin şık takım elbiseler giymesi gerektiğini söylüyormuş. (Carlo sürekli bol kareli pantolonlar, kirli tişört, parmak arası terlikler ve el örgüsü turuncu bir takkeyle dolaşıyor)
Panama’dan ayrılırken annesi ‘Oğlum uzaklara gidiyorsun, sana beni hatırlatacak ne vereyim?’ demiş.
Carlo da ‘Annecim sen bana Smiley’li bir don al, giydikçe seni hatırlarım’ demiş.



Bir gün eve geldiğinde kız arkadaşının bütün giysileriyle birlikte annesinin aldığı donu da çöpe attığını görünce canına tak edip kızdan ayrılmış.
Bardan çıkınca yine taksilere dağılıp eve döndük.



Havuza bakan salondaki kanepelerde sızdık. Kanepeler geniş ve rahattı.
Zaten Couchsurfing’de herkes profiline dünyanın çeşitli köşelerinde çekçektirdiği kendi fotoğraflarını koyarken Carlo’nunkinde 10 fotoğraftan dokuzu kanepeler, havuz vs den oluşuyordu.



Sabah kahve duş derken saat on oldu.
Balkondan Neşe’ye bir mail attım.
(Carlo’nun evinde internet olmadığından laptop ile balkonun belli bir köşesine gidip orda komuşların internetleri kullanılıyor. Bilgisayarında da Linux yüklüydü)



Yağmurlu havalarda internete bağlanmak sorun olabiliyor. Acil mesaj göndermem gereken bir seferinde bir elimde şemsiye olduğundan tek elimle yazmak zorunda kaldım.
Levent kalkınca “Böbreğin nasıl, yerinde mi, halinden memnun musun, güvendin mi artık Carlo’ya?” dedim



Ekşi bir suratla “Kalkar kalkmaz böbreğime baktım, onda bir sorun yok, ama ben bu adama güvenmedim. İnternet güvenliği üzerine çalıştığını iddia ediyor, evinde internet yok” dedi.
Carlo ile birlikte dışarı çıkıp metro durağının yanındaki food court’a gittik.
Birer karidesli pişi ile zencefilli kahve, çay içerek kahvaltı etik.



Zencefilli kahveyi Hindistan usulü karıştırıyorlardı.



Kahvaltıdan sonra Endonezya’ya uçak bileti bakmak için otobüs ile Chinatown’daki seyahat acentelerinin bulunduğu bir alışveriş merkezine gittik.



Metro istasyonunda yerdeki kabartma çizgiler dikkatimi çekti. Aslında körler için yapılmış ama şimdi sürekli cep telefonu ile uğraşıp önüne bakmayan gençler kullanıyormuş.



Günlerden Pazar olduğu için AVM’deki acentelerin tümü kapalıydı, saat 12 de açılacaklarmış.
Lüks çarşının içinde dolaşıp vakit öldürürken üst katta bir örnek giyinmiş balkona sıralanmış kızlar dikkatimi çekti.



Neden beklediklerini sordum Carlo’ya.
Burada bir hizmetçilik ajansı varmış. Filipinler ve Vietnam’dan gelen yoksul kızlar bu ajansın önünde hizmetçi arayanlar tarafından seçilmek için sabahtan akşama kadar böyle ayakta bekliyorlarmış. Üstelik Carlo’nun söylediğine göre ayakta bekledikleri günler için ücret almadıkları gibi muhtemelen ajansa para da ödüyorlarmış. Alenen köle pazarı kurulmuş yani. Üst kata çıktık, kızların önünden geçtik. Bize ürkek ve meraklı gözlerle baktılar.



Ben de onları başımla selamladım, sevindiler.
Başka bir katta kafuru kokuları içinde masaj dükkanları vardı. Kapıların önünde işsiz oturan kaslı masörler önlerinden geçerken ellerini yumruk yapıp kollarını omuzdan aşağı yukarı sallayarak diğer eleriyle çıplak kola şap diye vurarak vakit geçiriyorlardı. Bunu burnuma doğru ilk yaptıklarında irkilerek döndüm, baktım adam yaptığı hareketin Türkiye’deki anlamının farkında değil, ben de sana diyerek aynen şaplattım. Bir de zevkliymiş, bütün katı kolumu salayıp şaplatarak dolaştım.
Bir dükkanda bizim Sivas’taki Balıklı Göl’den getirilmiş balıklar küvet içinde dakika hesabı tedavide kullanılıyordu. Kadın fotograf çekmeme izin vermedi.
Vakit geçsin diye dışarı çıkıp turistik dükkanlara şöyle bir baktık, suvenir fiyatları Türkiye ayarındaydı. Taze meyve suyu içtik.



Acenteler açılınca bir ikisinden fiyat aldık. Buranın Pegasus’u Tiger Air’in 'bilet bedava sadece vergileri öde' kampanyasını İzmir’deyken keşfetmiştim. İki kişilik Singapur- Padang (Sumatra) bileti 62 liraydı ama virüs programı alarm verip, girdiğim sitenin sahte olduğunu söyleyince bileti alamadığım gibi kredi kartlarımı da iptal ettirmek zorunda kalmıştım. Burada kişi başı 20 lira enayi parası (acente komisyonu) ödedik ve Singapur’a dönüş için 121 liraya tek yön iki bilet aldık. Biletleri kız kesse canım yanmaz, bir de biz yardım ettik süslüye, şuraya bas, buraya tıkla diye.



Gidiş için de aynı fiyata bilet vardı ama ilk uçak 2 gün sonra olduğundan sıkıcı Singapur’da beklemek istemedik, feribotla Sumatra’ya geçip oradan otobüsle devam etmeye karar verdik (Daha doğrusu Levent tüm kararları bana bırakıp itirazsız uyduğundan ben karar verdim). Feribot biletleri için Harbour Point denen iskeleye gittik.
Singapur’la Sumatra Adası arasında Endonezya’ya ait Batam ve Bintang adında iki küçük ada var. Sumatra’ya direk deniz ulaşımı yok, önce bu adalara geçip, oradan yeniden feribota binmek gerekiyormuş.
Singapur-Batam arası, aynı zamanda Sadun Boro ve eşi Oda'nın ilk dünya seyahatlerinde deniz korsanları tarafından taciz edildikleri bölge.



İnternetten okuduğuma göre Batam bu iş için daha uygunmuş ama Batam’dan Sumatra’ya son feribot sabah 8 de kalkıyormuş, yani Singapur’dan ya sabah en geç 7 de çıkmak ya da Batam’da bir gece geçirmek gerekiyor. Biz ikinci şıkkı seçip gece son feribota bilet aldık (2x21 =42 SD=46 lira)

Carlo bizden ayrılıp Singapur havaalanından transit geçecek olan Panamalı bir arkadaşıyla buluşmak üzere havaalanına gitti, biz de elektronik alışverişi yapalım dedik ama ben fiyatları karşılaştıracağımız Teknosa broşürlerini çantada unuttuğumdan eve döndük, biraz dinlenip tekrar çıktık.
Carlo’nun evine girmekte hiç zorlanmadık, zira kapısı kilitli değil!
Singapur'a taşındı taşınalı kapısını hiç kilitlememiş, köy evi gibi mandala basıp giriyorsun. Zaten bahçeye bakan balkon kapıları da her daim açık.



Evin içi dışında, üstelik lap top gibi elektronik eşyalar da ortalıkta, açıkta duruyor. Singapur bizim kavramakta zorlandığımız derecede güvenli bir şehir.

Bu sefer amacımız Sim Lim Square denen buranın Doğubank işhanından kamera almak. Metro ile yarım saatlik yolculukla ulaştığımız büyük binada Uzakdoğudaki benzerleri gibi envai çeşit elektronik, bilgisayar parçası vs katlara dağılmış durumda. Daha eve dönüp, çantaları alıp feribota yetişeceğimizden 1 saatlik süremizde hızlıca dükkanları gezdik. Makinem yıllardır düşürülmekten feleği şaşırıp arada sırada çalışmadığından yeni bir makine alayım dedim, ama fiyatların Teknosa'ya göre %10-20 ucuz olduğunu görünce memleketimden alayım garantili olsun dedim.
Levent ise 18-55, ve 55-200 objektifleriyle güzel bir Canon EOS 40 D yi 1640 SD (1800 liraya) aldı.



Aslında aynı makineyi 1650 liraya da teklif eden bir dükkan vardı ama satıcıların tipini ve ikna edici tavırlarını görünce, yıllar içinde yenilen kazıklarla oluşmuş olan 6. hissim “Dikat üçkağıtçı! Dikkat üçkağıtçı!” diye siren çalmaya başladı, Levent’e 'bırakalım bu adamları' dedim.
Alışveriş yaptığımız mağazanın yazar kasasının sağında solunda bereket getirsin diye sarımsaklar vardı.



Hızla eve döndük, çantalarımızı aldık, Carlo ile vedalaşıp taksi ile iskeleye geldik.
Feribot iskelesi ve gümrüğü havaalanı gibi düzenlenmiş. İçeriye elektronik biletlerle giriliyor.



Bizim feribotun çekin saati başlamadan kapıdan geçemedik, yarım saat bekledik. Pasaport işlemlerini halletikten sonra bekleme salonuna geçtik. Ben iki günün yorgunluğu ve saat farkı nedeniyle koltuklarda sızdım.



Levent de sadece lüks içkiler satan Singapur Dutyfree’sinden litrelik bir Jack Daniels alarak Singapur'da bir günde tükenen bourbon stoğumuzu tazeledi.
Feribot deniz otobüsü gibi birşeydi, ve tek tük yolcu vardı. Ben hiç uykumu açmadan bir saatlik yolculuk boyunca da uyumaya devam ettim, Levent karate filmi seyretti.



Gece saat 10’da çıktığımız Batam’da iskelesinde bizim feribotu bekleyen iki gümrük memuru, ve iki taksiciden başka kimse yoktu. Gümrük memurları Levent’in vizesine bakıp damgayı bastılar, geçti. Sıra bana gelince, benim vizesiz yeşil pasaportu ilk defa gördüklerinden uzun süre incelediler, düşündüler, ben de biraz açıkladım, en sonunda bana vize gerekmediğine ikna olup damgayı bastılar, Endonezya'ya girdik.

Sonuçta memurlar ilk defa gördükleri bir pasaportu kabul etmiş oldular. Acaba diyorum, kafadan mor bir “special” pasaport üretsen kabul edecekler mi?
Bunu gerçekten çok merak ediyorum.
Gümrük memurları bizi ülkeye aldıktan sonra gümrüğü kapatıp evlerine gitmek için çıktılar. İngilizce bilen amire kalacak yer sordum, 20 kilometre ilerdeki şehir merkezindeymiş, bu satte toplu taşım da yokmuş. Mecburen taksiciye pazarlık ettik, 12 SD istedi, 10’a anlaştık.
Issız yollardan geçip şehir merkezine geldik, açık bir döviz bürosunda 100 dolar bozdurduk.1 USD=11 000, 1 Euro=15 000 rupi. Taksicinin götürdüğü ilk otel hem pahalıydı, hem de beğenmedim, Levent’i takside bırakarak çevredeki diğer otelleri gezmeye başladım.
Levent’in, yıllardır sürekli beş ve üzeri yıldızlı otellerde kalan bir insan olarak benden tek isteği böceksiz bir oda, temiz bir yatak, ve sıcak su oldu. Ben de bütçemizi zorlamadan (10 Euronun altında) buna uygun otel bulmaya çalışıyordum. En sonunda 12.000 rupiye (8 Euro) temiz bir otel buldum.
Taksciye parasını ödeyip otele girer girmez Levent lobide resepsiyonun hemen önünde cansız yatan 5 santimlik bir hamam böceğini gösterip “Bu mu abicim böceksiz otel” dedi.



Algıda seçicilik olsa gerek, insan neyi görmek istiyorsa onu görüyor. Ben o kadar dikkat ettiğim halde görmemiştim. Keza resepsiyondakiler de gözlerinin önündeki mevtayı görseler bir faraşla alırlardı herhalde. Allah’tan odada böcek çıkmadı. Çantaları bırakıp her yer kapanmadan bir şeyler yiyelim diye çıktık. Issız sokaklarda bir iki halk tipi seyyar lokanta açıktı, ama Levent benim ısrarıma karşın buralarda yemeyi reddetti.



Gece gördüğümüz kadarıyla Batam çirkin, ufak bir kasaba. Bu adanın özelliği Singapur’lu erkeklerin buradan metres tutup hafta sonları kaçamak yaptıkları yer olmasıymış. Levent’in ısrarıyla dışında neonlar yanan bir bara girdik. Anlglosakson birinin işlettiği belli olan barın havası genelde iyiydi, dekorasyonu güzeldi, ama içeride, barda çalışan mini eteklileri saymazsan Endonezya’lı yoktu.



Yaşlı expatlar barda geyik çevirirken gençler bilardo oynuyordu. Biz de benim sokakta yiyelim ısrarlarıma karşın bara oturduk, Levent bonfileli bir sandviç söyledi (5 USD) , ben sadece bira içtim. (33lük Tiger, 2 USD) .
Yanımızda oturan yaşlı Hollandalı yıllardır bu adadaki bir santralde çalışıyormuş.



Sumatra’ya deniz ve kara yolu ile gideceğimizi duyunca
“Hiç tavsiye etmem, 20-30 dolar daha verin, uçağa binin, bu adadan da Sumatra’ya uçuş var” dedi.
Adamın tavrını görünce uçakla gitmeyi tekrar değerlendirdik ama bu saatte uçak günlerini ve fiyatlarını öğrenebileceğimiz açık acente olmadığı gibi yarın 9 gibi açılmalarını beklersek 8 de kalkacak feribot kaçırıp bu cenabet adada bir gün daha geçirecektik. Odaya döndük, Sumatra’da okumayı planladığım Masumiyet Müzesi’ni THY uçağında unuttuğumu dehşetle farkettim. Yanımda yedek olarak sadece 1915 Filistin’ini anlatan ince bir kitap daha var.
Biraz viski, çikolata, kitap yaptık, ve karar vermeyi sabaha bırakarak Endonezya'daki ilk gecemizde uykuya daldık.


.
Endonezya'daki 27 saatlik yolculuk ve ıssız ada macerası yakında burada.

16 Comments:

Yine harika bir yolculuk olmuş. No woman no cry şarkısının yazıyla ilgisi acaba manidar mı diye düşünmedim desem yalan olur. Devamını merakla bekliyorum.

By Blogger Çağlar, at Cuma, Haziran 12, 2009 12:22:00 PM  

Okumaktan ziyade kendimi belgesel izlemiş gibi hissediyorum :)


Singapur gibi güvenli ve ekonomisi ferah bir şehirde yaşamak isterdim.

By Blogger Benim Hayatim, at Cuma, Haziran 12, 2009 4:46:00 PM  

Devamını merakla bekliyorum. Herşey çok güzel:) ama kurbaga kötüydü doktor bey:(
Yasemin

By Anonymous Adsız, at Salı, Haziran 16, 2009 3:12:00 PM  

Datca'da gorusmek naship olmadi. Aradigin icin tekrar tesekkurler...
Singapur-Sumatra seyahatinin ilk bolumunu keyifle okudum. Her zamanki gibi yalin anlatim muthis bir hiciv yetenegi ile suslenmis. Gorseller de sanki biz de seninle seyahat ediyoruz duygusu veriyor.

Alim
www.alimrachel.blogspot.com

By Blogger alimerginoglu, at Salı, Haziran 16, 2009 5:31:00 PM  

ya öyle kaptırmışım ki, bir baktım arkası yarın! kaldım öyle. hadi çabuk, çok bekletmeyin lütfen.

By Blogger asliberry, at Çarşamba, Haziran 17, 2009 5:12:00 PM  

Aslı, biraz daha yazmıştım aslında ama yazı çok uzun olunca sıkıcı oluyor diye kısa kısa yayınlayayım dedim.

By Blogger ssbb, at Perşembe, Haziran 18, 2009 12:48:00 PM  

Yazılarınız insanın gözünü çok alıyor ya da benimkileri çünkü ben de göz tembelliği var. Siyah zemin üzerine beyaz karakterlerden mi kaynaklanıyor acaba? Uzun bir süre ekrana bakıp yazılarınızı okuduktan sonra başınızı çevirince sanki 1500W'lık bir ampül bir müddet gözünüze tutulmuş gibi oluyor. Yok mu bunun bir çaresi?

By Blogger chloe, at Perşembe, Haziran 18, 2009 3:36:00 PM  

blogunuzu takip edenlere bir tavsiyem var. biz kendi aramızda üç beş kuruş toplayalım siz bizim için gezin tozun yazın bizde okuyalım. çok güzeldi yine. arkadaşınız alışık değil tabi suçlamıyorum, size ayak uydurmak hiçte kolay değil.
merak ediyorum bu kadar fazla alkolü üst üste almak midenizi mahvetmiyor mu? yada bu kadar sıvıyı nasıl alıyorsunuz:)

eee devamı nerede?

By Blogger Aymen, at Cuma, Haziran 19, 2009 11:02:00 PM  

yazı sıkıcı falan değil yayınlayın lütfen:)

By Blogger Aymen, at Cuma, Haziran 19, 2009 11:03:00 PM  

Aymen güzel tavsiyen için teşekkür ederim, ama mümkün olsa da birer gün izin toplasan daha makbule geçer:)

By Blogger ssbb, at Pazar, Haziran 21, 2009 9:30:00 PM  

Arkası yarın ne zaman devam edecek acaba?

Israrla beklemedeyiz :)

Selamlar.

By Blogger ruhdagı, at Pazartesi, Haziran 22, 2009 11:13:00 AM  

Merakla devamını bekliyoruz.Sanırım Endonezya Singapur gibi kolay olmayacak.Maceralı bir gezi yazısı bekliyoruz.
GEZGİNAİLE

By Blogger gezginaile, at Salı, Haziran 23, 2009 2:24:00 PM  

Bu yolculuğun sonunda İstanbul atatürk havalimanında karşılaşmamızı bugün gibi hatırlıyorum.Bizim Hongkong uçuşumuz sizin Singapur uçuşunuzun dönüşü Dutty Free'de parfümleri denerken :) Ben tabii ki bu kadar yaşanmışlığın sonunu gördüm canlı olarak aynı bir filmin sonundaki yazılara yetişebildim.Şu anda da o filmi izlemeye başladım.Adaşıma selamlar,

Can-İstanbul

By Blogger Can Murat, at Çarşamba, Haziran 24, 2009 1:29:00 PM  

Yazılarınızı okumak bana ayrı bir keyif verse de yaşadıklarınızı okuyan değil yaşayan olmayı tercih ederdim. Yazınızda özellikle acenta da ki bayana süslü demeniz çok hoşuma gitti:)
Devamını bekliyoruz...
Pınar

By Anonymous Adsız, at Pazartesi, Haziran 29, 2009 11:31:00 AM  

Süper bir yazı dizisi soluksuz okudum. Ve arkadaşınızın yerinde olmak istedim. Carlo nun güvenli cıkmasına sevindim. yazıyı acaba carlo bişimi yapıcak diye okuya okuya bitirdim çünkü:)
hadi yazın gene

By Anonymous AYŞE, at Çarşamba, Temmuz 01, 2009 3:47:00 PM  

yazının devamını beklemekteyizzz:)

By Anonymous Leoo, at Cuma, Temmuz 10, 2009 1:56:00 PM  

Post a Comment

17 Mart, 2009

BREZİLYA III
(Aralık 2008)







Çıkan bölümün özeti: Brezilya'daki ilk ev sahibimiz Andrea'nın evinde üç gece kaldıktan sonra ikinci ev sahibimiz Lucia bizi Andrea'nın evinden almıştı



Lucia arabaya biner binmez meme kanseri olduğunu ve tedavisinin yeni bittiğini söyledi. Couchsurfing'le de hastalığa yakalandıktan sonra tanışmış. Hep Couchsurfing ile konaklayarak gezen, gezi anılarını da Guardian gazetesine yazan İngiliz bir kız ilk misafiri olmuş. O sırada kemoterapinin en ağır devresindeymiş, sürekli kusuyormuş, ama kızı konuk etmek istemiş, moraline olumlu etkisi olmuş.
Kız bu deneyimini de yazmış.



Klinik psikolog olarak yoksullara bakan bir hastanede ve part time olarak zenginlere bakan özel bir klinikte çalışıyormuş. Birlikte deniz kıyısındaki Pituba semtindeki evlerine gittik. Evde eşi George vardı. George da üniversitede Maden Mühendisliğinde Profesör ve Bahia Komünist Partisinin başkanıymış. İkisi de çok cana yakın, bizimle aynı yaşlarda, aynı meşrepten insanlardı. Lucia iyi derecede Almanca ve İngilizce konuşmasına karşın, George Rusça ve çok az İngilizce biliyordu. Üniveristeyi Rusya’da okumuş.
Başbaşa epeyce sohbet etsek de sıkışınca Lucia tercümanlık yaptı.

Bu, duvardaki evlilik resimlerinde 8 yıl önceki halleri


Can’la yaşıt oğulları Theo tatil okulundaymış.
Evde birer kahve içtikten sonra arabaya binip şehir dışındaki tatil okuluna gittik.
Yolda anlattıklarına göre okulu işleten Amerikalı bir kadınmış, okul çok güzelmiş.
Gerçekten şehir dışında büyükçe bir bahçenin içindeki okul, girişindeki pet şişelerden yapılmış taktan başlayarak farklı olduğunu gösteriyordu.



İçinde çocukları çıldırtacak pek çok oyun ve oyuncak bulunan tek katlı, yerleri şaplı beton basit bir binanın yanı sıra bahçede tırmanılacak platformlu kocaman bir ağaç, tebeşirle yazmak için boyalı duvar, ufak bir hayvanat bahçesi de vardı.



Okulu işleten Susan, 1967’de evlenerek Brezilya’ya yerleşmiş, 60 yaşlarında, Tuğba Özay’ın yaşlılığını andıran, biraz kırık gibi görünen upuzun bir kadın.
Memleketinde pedagoji tahsil etmiş, 15 yıl önce de bu okulu açmış. Amerika’da çocuğun becerilerini oyunla geliştirecek bu tip kurumlar her kasabada varmış. Brezilya'lılara biraz yukardan bakan bir havası vardı.
"Aileler çocuklarıyla oynamıyorlar, burada beraber oynamalarını istiyoruz ama bırakıp gidiyorlar" diyordu.
Gittiğimizde çocuklar renkli hamurdan şekilli kurabiyeler pişirmekle meşguldüler, pişenlerden bize de ikram ettiler.



Can kesilmiş kamyon lastiğinden hulahupla çekilen kocaman sabun köpüğüne bayıldı. Özellikle sabun köpüğünde beni bile heyecanlandıran varyasyonlar vardı.



Haftalık, onbeş günlük programlar olduğu gibi günlük olarak da katılmak mümkünmüş, günlük ücret 10 dolarmış.
Theo ile Can tanıştılar, çocukların evrensel dilinde hemen anlaştılar.



Biraz daha oynayıp okuldan çıktık, eve geldik.
Hizmetçi kız tavuk, patates, makarna pişirmişti, birlikte yedik.
Lucia'larda Andrea'ların aksine yemek pişiyor ama sofra kuralım, oturalım yiyelim yok. Acıkan ya mutfakta, ya tabağı eline alıp salonda karnını doyuruyor.



George da, Andrea gibi neden Brezilya’yı tercih ettiğimizi sordu, ona da müziklerine hayran olduğumu, uzun süredir Caetano Veloso, Tom Zé dinlediğimi söyleyince bu müzisyenleri ta Türkiye’den bilmem ve beğenmeme çok şaşırdı.



Zira ikisi de Bahia’lı olmasına karşın Salvador'lu işporta CD satıcıları Tom Zé’yi hiç duymamışlardı, korsan MP3’lerini bulmam mümkün olmadı . George ise Tom Zé ile ahbapmış! Caetano ile de tanışıyormuş. “Occasionally they share a beer” (arada takılırlar) dedi, Lucia. George gitti, içerden açılmamış, gıcır gıcır bir Caetano CD’si getirdi, hediye etti.
Biz de bizi davet eden maillerini Brezilya’da alıp, hazırlıksız geldiğimizden yanımzdaki kahvaltılık zeytin peynirleri hediye ettik.
Zeytinler yine hemen kayboldu. Caetano CD'si ile biraz dansettikten sonra herkes öğlen uykusuna yattı. Kalkınca diğerlerini uyandırmadan hemen evin yüz metre altındaki plaja indik.



Bütün plajlar aynı, hiç uzaklara gitmeye gerek yok.
Aynı barakalar, aynı hafif içki ve yemekleri satıyor, deniz (okyanus) üç aşağı, beş yukarı aynı.
Merdivenden plaja inince şezlogcular ve barakacılar 'buyrun, buyrun' diye atlıyor.
Biz de kalender yaşlı bir Brezilyalı’nın işlettiği barakayı seçtik, caipirinhaları söyledik (2x4 real).



Can da kendine bebida (gazoz) söyledi (1 real; 1 euro = 2.80 real).
Kendine güveni gelsin diye biz hiç karışmıyoruz, o gidip Türkçe “Amcacım bebida verir misin” diyor, kutuları gösteriyorlar, rengini beğendiğini seçiyor.



Seinfeld’in dediği gibi: ‘Büyükler için bütün bonibonların tadı aynıdır ama çocuklar sarı ile kahverenginin çok farklı olduğunu bilirler!’
Hava kararana kadar aynı minvalde caipirinhaları götürerek yüzdük, güneşlendik, kitap okuduk. Önümüzdeki masada gençler öpüşme işini abarttılar.



Yaşlı amca müesseseden papalina benzeri kızarmış balık getirdi.
Hemen her yemeğin yanında olduğu gibi balığın yanında da tapioca dedikleri tatsız, kokusuz galeta ununa, irmiğe benzer bir şey vardı. Bu sanırım yuka veya kasava denen patatese bezer köklerin kurutulup öğütülmesiyle elde ediliyor ve ekmek niyetine her yemeğin yanına ekleniyor.



Denizde iyice acıkmış olan Can’dan kurtarabildiğimiz balıkları tapiokaya banıp yedik, eve döndük.
Duş aldıktan sonra hep beraber sahildeki parkta yapılacak gösterilere gitmek için evden çıktık. Deniz kıyısında genişçe bir konser alanı ve etrafında panayır tarzı kurulmuş standlarda hediyelik yiyecek içecekler satılıyor.



Oraya varınca Lucia'larla evde buluşmak üzere ayrılıp, biraz alışveriş yaptık. Büyük ahşap meyve çanakları hoşumuza gitti (20-30 real) ama taşımaya üşendik.
Suriye’den aldığım sandaletlerim deniz suyunda epey perişan olduğundan ben de bir tokyo terlik (başka türlüsü satılmadığından Neşe’nin hayret dolu bakışlarına aldırmadan parmakarası İpanema) aldım .



Brezilya'da milli kıyafet sayıdığından garip gelmedi de Türkiye'de yine ölsem giymem!
(zaten Sumatra'da çalındı)
Davul sesleri duyulunca konser alanına gittik.
Önce animist kostümlerle bir takım folklör oyunları oynadılar.



Sona yerliler şortlarının üzerlerine giydikleri tüylü kostümlerle bir kızılderili dansı yaptılar.



Seyircileri de çağırdılar, biz de halkaya katıldık, kızılderili halayı çektik.



Dönüşte evde pek yemek olmadığından yiyip de dönelim dedik ama hiç tanımadığımız bir çevrede olduğumuzdan bir tek Habib’s adlı Lübnan fastfoodu satan bir restoran zincirini bulabildik.



Noel şapkası takmış garson çocuklardan hiç birisi tek kelime İngilizce bilmediğinden resimlere bakarak felafel, kibbeh(içli köfte), fındık lahmacun gibi set menülerden söyledik, birer bira içtik, (30 real) bütün fast foodlar gibi tatsız ve pahalıydı.
Eve dönüp Lucia'larla, ertesi sabah (Pazar sabahı) 90 kilometre mesafedeki Praia do Forte adlı tatil kasabasına gitmek için plan yaptık. George klasik aile babası olarak:
"Sabah 7 de çıkalım, serinlikte gidelim" dedi, 8 de uyandı.
Gece hizmetçinin bizim için düzenlediği odada yattık.
Sivrisinek ve sıcak yüzünden pek iyi uyuyamadım.



Sabah mango ile kahvaltı edip saat 9 gibi yola çıktık.
Önce şehir dışındaki evlerine uğradık. Burası şehrin varoşlarında, yüksek duvarlar ve güvenlik ile korunan çok lüks bir site. Evimiz dedikleri de, bir dönümden fazla alanda kendilerine ait yüzme havuzu, voleybol sahası, kocaman kakao vs meyve ağaçları içeren bir büyük, bir de küçük misafir evinden oluşan bir yermiş.



Aslında burada oturuyorlarmış ama Lucia’nın hastalığı çıkınca tedavisini daha rahat sürdürebilmek için doktor olan abisinin evinin karşısında yer alan, şimdiki apartmana taşınmışlar.
Apartmanlarının bulunduğu Pituba da Bostanlı muadili (plajı saymazsak sahil düzenlemesi de benziyor) oldukça lüks bir semt.
“Ne kadar bu evin değeri?” diye sordum bahçeden topladığımız mango ve kakaoları yerken.



400 bin euroya almışlar, şimdi kiraya veriyorlarmış.
100 den fazla konut içeren sitede geçenlerde Brezilya milli takım oyuncularından bir grup gelip ev kiralamış, çok şamata yapmışlar.
Evlerinin karşısında yol üstünde yer alan Bompreço (iyi fiyat) market zincirinden birer Algida (buradaki adı Kibon, kıta değiştirince herşeyin adı değişiyor) aldık.



Mesela burada Opel’in adı Chevrolet!
Bu araba da Chevrolet Vectra



Marlboro'lar da Kuzey Amerika'daki gibi beyaz uçlu.
Eski bir şakaya göre bu farklılığın sebebi Rolling Stones'un gitaristi Keith Richards'ın kafası güzelken hangi kıtada olduğunu anlaması içinmiş.



Saat 12 gibi Praia do Forte’ye vardık.



Burası Lucia’ların çok sevdiği sık sık geldikleri bir yermiş.



Brezilya standartlarının üzerinde, temiz, turistik bir yer olmasının yanı sıra Tamar denen, bizdeki Caretta’ların benzerlerini korumak için kurulmuş bir organizasyonun merkezi de burada.



Türkiye’deki 'yumurtaların üstüne yatma, gece plajda ışık yakma' kampanyalarının aynısını burada yürütüyorlar. Ayrıca müze gibi bir yer düzenlenmiş, havuzlarda çeşit çeşit kaplumbağalar, köpek balıkları vs sergileniyor.



Nasıl çevreci bir organizasyonsa sergilenen kaplumbağaların nasıl yakaladıklarının fotoğraflarını da koymuşlar, kocaman kanca tosbağanın ağzından girmiş, gözünden çıkmış vs. Hoş kocaman hayvanların küvet kadar havuzlarda dönüp durması da ayrı gaddarlık ya...



Tabi bu havuzların olduğu bölgeye giriş biletli.
Kişi başı 10 real, çocuklar bedavaymış.
Lucia ile George daha önce çok girdiklerinden daha girmeyip dışardaki kafede bira içerken biz içeriyi gezdik.



Can kaplumbağalardan çok köpek balıklarına heyecanlandı.



Çıkışta biz de George’ların yanına çöktük. Tamar’ın kafesinde Bahia’ya özgü ufak, balıklı, peynirli içli köfteler yiyip bira içerek sohbet ettik, kafenin yanından denize girdik.



Pazar günü olduğundan gariban Brezilya'lılar da bizim haftasonu pikniği misali cümbür cemaat sahili doldurmuş, plastik masalarda bira içiyor yemek yiyorlardı.



Kafeden kalktıktan sonra kasabanın ana caddesinde yürüdük, bir restorana oturduk.
Onlar moqueca denen, buraya özgü, hindistancevizi sütlü, karidesli yemeği söylediler.
Bu yemek yanında pilav, tapioca, ve topik gibi bir sosla, büyük toprak bir çanak içinde fokurdayarak geliyor.



Karides dışında yengeçten tavuğa her türlü varyasyonu da mevcut.
İki kişilik böyle bir yemeğin fiyatı turistik bölgelerde 30 ile 50 real arasında değişiyor.
Biz de sarımsaklı, soğanlı güzel bir ızgara et söyledik, altında yanan mumlarla fondü gibi bir demir tavada geldi, lezzetliydi.



Toplam 140 real (50 euro) hesap geldi. Daha önceki kafeyi onlar ödediğinden bu sefer hesabın 100 realini ben verdim.
Pazartesi günü için Salvador'dan çıkmayı planlıyorduk ama nereye gideceğimize bir türlü karar verememiştik.
Bu turistik ama sakin kasabayı sevdiğimizden yarın önce buraya gelip bir gece kalmaya karar verdik.



Geldiğimizde çantayla kalacak yer aramak zor olur diye biraz pansiyon baktım.
Yaşlı bir Alman çiftin işlettiği Montrö Pansiyonu beğendim, gecelik oda fiyatı 80 realmiş. Lucia'lar burada yaygın olan bisikletli fayton gibi araçla döndüler biz yürüdük, otoparkta buluştuk.



Bugünden sonra kalan 5 günümüz var.
Lucia’ların evinde maillerimi kontrol ederken Couchsurfing’den bir davet daha aldım. (Lucia'nın davetini de Salvador'da, Andrea'nın bilgisayarında almıştım)
Bir aile daha bizi Porto de Barra plajındaki evlerine davet ediyordu. Artık biraz da kendi başımıza otel tatili yapmak, Brezilya taşrasını da görmek istediğimizden teşekkür edip reddettim.



Salvador'dan 200 kilometre kadar Kuzey’de Aracaju diye bir kent olduğunu, burda Kerala’daki gibi nehirde tekne turları yapıldığını okumuştum. Oraya gitmeyi, giderken de yol sahili takip ettiğinden yoldaki plajlardan beğendiklerimizde kalmayı planlamıştık, ama Brezilya'da otobüs fiyatları çok pahalıymış. ( Aracaju’ya bir kişi 65 real)
Hem inip binmek daha da pahalı olacağından, hem de otobüsün bıraktığı yerden plajlara ulaşmak için 3 ile 10 kilometre arasında yürümek gerektiğinden bundan vazgeçtik.




Lucia’ya araba kiralama fiyatlarını sordum, ucuzmuş, araba kiralamaya karar verdik.
Eve dönünce yol yorgunluğuyla erkenden yattık ama dışardan güzel bir müzik sesi geliyordu. Çok merak ettim, dayanamayıp kalktım, üzerime fotğraf makinesi, cüzdan gibi çalınabilecek bir şey almadan tek başıma dışarı çıktım. Sesleri takip ederek ıssız sokaklardan sahildeki konser alanına geldim. Lokal bir Reggae grubu konser veriyormuş. Ses düzeni sağlamdı, grup da bayağı iyi çalıyordu ama izleyici sayısı nedense 20-30 kişi ya var, ya yoktu.
Aslında reggae Brezilya’da çok seviliyor ve dinleniyor, adeta kendi halk müzikleri gibi popüler.



CD satanlarda rasta saçlı, çakma Jamaikalı havasında pek çok yerel reggae grubunun albümünü gördüm.
Bu grup İngilizce cover yapıyordu, ama oldukça iyiydiler. Cebimdeki bozuk paralarla bir bardak konyak(2.5 real) aldım, saat 10 da konser bitene kadar sallanarak dinledim, sonra eve döndüm.
Sabah uyandığımızda evde kimse yoktu. Kahve yaptık( burada kahveyi herkes akvaryum süzgeci gibi bez bir süzgeçin içine koyup, sıcak suyun içinde 2-3 dk bekleterek yapıyor. Biz süzgeçi bulamadığımızdan Türk kahvesi şeklinde yaptık)
İçerken önce hizmetçi kız, sonra George ve Lucia sahildeki sabah yürüyüşlerinden geldiler.



İnternetten Salvador’daki araba kiralama şirketlerini buldum, elbette hiç biri İngilizce bilmediğinden Lucia bizim adımıza telefonda konuştu, pazarlık etti.
En iyi fiyatı veren JBrasil şirketiyle klimalı, 2007 model Palio için günlük 75 realden 4 günlük anlaştık. Arabayı saat 11 de eve getireceklerini söylediler. 2 saate yakın vaktimiz olduğundan oralarda bozduramayız diye para bozdurmak için İguatemi adlı büyük alışveriş merkezine gittik. 2,25 ten 400 dolar daha bozdurdum.
Şimdiye kadar Brezilya'da geçirdiğimiz 5 günde 200 dolar harcadık.
11’de evdeydik ama arabayı getirecek olan kız ancak 12 de geldi.



Bir takım formlar doldurdu, parayı nakit vermemize karşın kredi kartı numaramızı da aldı, arabayı teslim etti.
Kışlık kıyafetlerle hediyeler gibi lüzumsuz ağırlıkları bir çantaya doldurup evde bıraktık, Lucia’larla 4 gün sonra görüşmek üzere vedalaşıp yola çıktık.
Önce alkol aldık.
Yani arabaya aldık.
Burada arabalar hem alkol hem benzinle çalışıyor, buna da flex deniyor ve arabanın üzerindeki bir etiketle gösteriliyor.



Benzinin litresi 1, alkolünki 0,65 euro. Genelde yarı yarıya karıştırarak kullanıyorlar. Biz çoğunlukla alkol kullandık. Alkol benzinden daha ucuz olamakla birlikte bir litre benzinle gittiğin yol bir litre alkolle gidilmiyor. Brezilya'da şeker kamışı bol olduğundan bundan üretilen alkol yakıt olarak kullanılınca para ülkede kalıyor.
Benzincide sattıkları alkolü merak edip baktım, renksiz ve
ispirto kokuyor.




Sahil yolundan Kuzey’e doğru giderken dün uğradığımız Bompreço markete bir daha girdik, Cachasa (Kaşasa, Brezilya’ya özgü şeker kamışından yapılan bir rom, caipirinha denen limonlu kokteyl de bununla yapılıyor), limon, biraz bisküvi, içecek falan aldık.
Raflarda Şölen marka bisküviler vardı, üzerlerinde de Türkçe yazıyordu.
Su Brezilya'da diğer mallara göre çok pahalı: 1,5 litre su 1.80 , 1 litre rom 2,20 real.
Neşe en ucuz mavi şişeli sudan üç litre aldı, meğer sodaymış.
İki litresini içtik, sonuncuyu "Eeeh" deyip attık.



Şansımıza bizim yola çıktığımız gün Şavez, Mavez bütün Latin Amerika liderleri Salvador'da toplanıyorlarmış. Uluslararası havaalanı yolumuzun üstünde olduğundan yolun kapatılabileceğini söylediler. Elimizde sadece turizm bürosundan aldığımız Salvador civarındaki plajları gösteren karikatürize edilmiş bir harita ve George'un verdiği Portekizce Bahia rehberi var. Kitabın dilinden anlamadığımız için resimlere bakarak plajların önünden geçen tali yoldan, resmini beğendiğimiz plajlara girip çıkarak Kuzey’e doğru devam etik. Yollarda kontrol noktaları oluşturulmuşsa da kimse bizi durdurmadı.



Önce Salvadorda tanıştığımız Türk'lerin tavsiye ettiği Stella Mares’e girdik, fena değildi. Burada güzel bir çadır kampı vardı.
Gölge yapan ağaçların çam değil palmiye olması dışında bizim kamplardan farkı yoktu.



Bir sonraki Jaua plajında mercan resifleri doğal bir dalgakıran oluşturmuş, kıyıya sert dalgaların gelmesini önlüyordu ama plajda erkek kalabalığı fazlaydı ve epey sarhoştular. Caetano CD’sini evde bıraktığımız çantada unuttuğumuzdan bu köyün meydanındaki çerçiden korsan bir CD alayım dedim. Adamdaki işe yarar tek albüm Best of Bob Marley’di, mecburen onu aldım (3 r)
Brezilya köylülerinin kıyafetleri bizim köylülere hiç benzemiyor, kadınlar bikini üstüyle mini etek giyiyorlar (belki de tek kıyafetleri)
Bu kızın fotoğrafını çok yoksul bir köyün içinden geçerken çektik, evlerinde su olmadığından derede bulaşık yıkıyordu.





İtaparica güzel sakin bir plajdı ama sadece lüks oteller vardı.
Akşamüzeri Praia do Forte’ye vardık. Dünden kalmayı planladığımız Montrö Pansiyona gittik, güzel odaları kalmamış, pansiyoncu kadın da çok bağırarak konuşuyordu, eşyaları indirmişken vaz geçtik.
Araya araya Algas Marinhas diye bir pousada (pansiyon) bulduk.



Sahibi Ejivaldo yaşlı ve tatlı bir adam, hem de İngilizce biliyor!



Oda da güzeldi, iki günlüğüne oda kahvaltı 150 reale anlaştık.
Otel deniz kıyısında sayılır, plaja 50 metre mesafede.



İçecekleri odadaki buzdolabına bırakıp doğru sahile çıktık.
Epeyce yüzüp dalgalarla oynadık, su sıcacıktı.
Odada Ejivaldo’nun verdiği limon sıkacağı ve buzlarla caipirinha hazırlayıp balkonda hamak keyfi yaptık.



Akşam yemeği için mütevazi bir restoranda karidesli ve sebzeli moqueca yedik, biralarla birlikte 41 real hesap geldi.



Sabah kalkar kalkmaz 20 dakika yüzüp geldim.
Kahvaltıyı otelin arka bahçesinde yaptık; süt, kahve, meyve suyu, papaya, kavun, peynir jambon, kek vardı. Radyoda Carlos Jobim çalıyordu, çok güzel bir kahvaltı oldu.
Ejivaldo dün 73 yaşına girdiğini söyledi, kalemimi hediye ettim sevindi.



Kızı 10 yaşında karısı da 42 yaşındaymış .
Kadın pek suratsız, domuz gibi, Ejivaldo’ya da kötü davranıyor.



Kahvaltıdan sonra gelgitle kayaların arasında oluşan havuzcuklara gittik. Bu Praia do Forte’nin turizm broşürlerinde kaplumbağalarla birlikte vurgulanan bir özelliği.



Şnorlkelle dalıp mercan kayalıklarındaki renkli balıkları izledik, özellikle Can bu işe bayıldı.



Denizin suyu durgun yerlerde zaman zaman insanı yakacak kadar sıcak olabiliyor.
Praia do Forte aslında ufak bir köy.



Deniz kıyısındaki ufak meydanında eski hoş bir kilise,
halk tipi kafeler, ve denizden çıkanlar için duş var.



Yalnız duşun elektrikli motoru meydanın öbür ucunda olduğundan ilk başta açmayı başaramadık, başkası duş yaparken araya kaynadık.



Öğlen yemeğini yine çarşıda çeşitli sosis ızgaraları ve bira ile geçiştirdik.
Yanımızdaki masada şişman ailesiyle oturan Kayahan kılıklı bir abi ya zevkine, ya da sosisine güzel gitar çalıp şarkı söylüyordu, bizden birşey istemedi.



video

Öğleden sonra biraz odada dinlenip tekrar yüzmeye gittik. Benim biraz midem bulanıyordu. Denizin tadını en çok Can çıkardı.



Bir de kuma gömdük, çok hoşuna gitti.



Can'ın Türkiye'de kış iken burada yaz olmasına şaşıracağını düşünüyorduk, ama olağan karşıladı. Ben tabi öğreten adam olarak yine de mevsimlerin oluşumunu ayrıntılı olarak anlattım.



Kendimi sık sık Kaan Ertem'in bu karakteri gibi konuşurken yakalıyorum, ama yapacak bir şey yok, çocuğa hayatı öğretmek lazım.
İnşallah Can da içinden o karakterin oğlu gibi konuşmuyordur .



Akşam hamak keyfinden sonra bu sefer lüks bir restorana oturduk.



Ben midem bulandığından meyve suyu içmekle yetindim, Neşe balık yedi, Can biftek filaminyon (toplam 78 real). Balık pek lezzetli değildi, herhalde dondurulmuştu.

(fotoğraf Can'ın makinesinden)


Üstelik bir porsiyon ısmarladığımız halde iki porsiyon getirmişler. Allahtan yiyecek halim yoktu da birini geri gönderdik.
Gece rüyamda Abdullah Gül ile canciğer arkadaşmışız.



Sabah yine kahvaltıdan önce biraz yüzüp geldim. Bugünkü kahvaltıda kek yerine kızarmış muz vardı.
Saat 10 gibi Praia Do Forte’den çıktık, Kuzey’e doğru yola devam ettik.
Elimizdeki harita Bahia eyaletinin sınırına kadar olan yolu ve plajları karikatürize edilmiş şekilde gösteriyor.



Yolumuzun üstünde Massarandupio diye çıplak güneşlenenlerin karikatürleri çizilmiş bir Praia de Naturismo olduğunu görünce her Türk evladının yapacağı gibi yolunun bozuk olmasına aldırmadan tabelayı görünce saptım.



Toprak yoldan 15 kilometre kadar gittikten sonra yolun bittiği yerde arabayı park edip, yürüyüp karşıki tepeyi aşınca gerçekten göz alabildiğine uzanan, kocaman, ıpıssız bir plaja indik. Çıplaklar plajına yakışacak bir lokasyon seçmişler ama ortalıkta hiç kimse olmayınca çıplak da yoktu.



Taa uzaklardan iki atlı geliyordu, yanımıza gelince ellerindeki sopaların ne olduğunu sordum. GSM şebekesinin kapsama alanını kontrol ediyorlarmış.




Kıyıdaki tek çardakta oturup batata frita (pomfrit) söyledik, yanımızdaki sabah buzdolabından çıktığı için hala soğuk olan tropik meyve suyu ile götürdük.



Mayolu olarak biraz dalgalarla oynaştıktan sonra arabaya dönüp tekrar yola çıktık.
Bir dahaki hedefimiz beyaz kumsallarıyla meşhur bir yarımada olan Mangue Seco.



Praia do Forte’den yola çıktığımızda benzinimiz bitmek üzereydi, nasıl olsa buluruz diye üzerinde durmadım, ama 30 km gitmemize karşın hiç benzinliğe rastlamadık. Meğer Praia do
Forte’ye kadar olan yol Salvador’a yakın olduğundan ve sık kullanıldığından benzinci bolmuş, ben de nasıl olsa sık sık benzinci var diye 20 litre 20 litre alıyordum.
Brezilya'da belki de ükenin büyüklüğünden, yollar pek tenha.



Palmiye ormanlarının arasında uzayıp giden yoldan 5 dakikada bir araba geçiyor.
Tabela, işaret hemen hemen yok gibi. Ufak tabelalarda 117, 120 gibi üçer beşer artan bir rakam var ama ne olduğunu ancak Salvador’a dönerken anlayabildim: Salvadordan ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyormuş. Ebette bizim konumumuzda son derece geresiz bir bilgi. Bunun yerine önümüzde hangi şehir var, kaç km kaldı gibi bir şey yazsalar çok daha makbule geçerdi.
Neşe'yle neşeyle çıktığımız yolda yakıt lambasının yanmasıyla gerginliğimiz artmaya başladı, radyoyu kapattım.



Yakıt lambası yanık vaziyette 50 kilometre gittikten sonra artık tepelerden inerken kontağı kapatıp el freni ile inmeye başladım. Bir yandan da yanımızdaki bir litre cachasayı depoya koysam işe yarayıp yaramayacğını düşünüyordum. Rom 45 derece, nereden baksan yarı yarıya su içeriyor, bir de motoru bozarsak halimiz iyice harap olacaktı.
Sonradan George'a sordum, çalışabilirdi dedi.
İki üç evlik bir mezradan geçerken Neşe ağlamaklı “Nasıl olsa yolda kalacağız, bari burada duralım da sen benzin aramaya git, ıssız yerde beklemeyelim” dedi



Arabayı parkedip evlerin kapısını çaldım, işaret diliyle benzinci sordum. İşaret diliyle 6 kilometre ilerde olduğunu söylediler. Yine kontağı kapata kapata 6 kilometre daha gittikten sonra sağda benzinliği görünce bayram ettik. Daha önce Ilgaz dağının tepesinde benzer bir gerilimi yaşamıştım, ama gurbette, hele hiç de tekin olmayan bir yerde stres katlanıyor!



Benzincide 50 reallik alkol aldıktan sonra pompacı çocuğa Mangue Seco’yu sorduk, "18 kilometre ilerden sağa girceksiniz" dedi (işaret diliyle). Elimizdeki haritanın sınırlarının dışına çıktığımızdan ve yolda hiç tabela olmadığından tarif üzerine seyahat etmeye başladık.



Benzincinin söylediğine göre gidip 8 km ilerde okunur okunmaz, elle yazılmış tabeladan içeri girdik, 12 km daha gittikten sonra hiç de turistik sayılamayacak, balçık gibi denizin kıyısında bir köye geldik ve yol bitti.
Issız plajda geleceğin Ronaldinho'ları top koşturuyorlardı.



Brezilya'da da çocuklar aynı Türkiye'deki gibi sürekli futbol topu peşindeler.



Uyuklayan köylülerle iletişim kurmaya çalıştık, köyün en entellektüelini uyandırıp getirdiler.
Adam "İspanyolca biliyor musunuz?” dedi
Ben "İngilizce biliyor musunuz?” dedim
Adam "Fransızca?” dedi
Ben “Almanca?” diye sordum



Sonuçta ikimizin de multilingual olduğu ancak çakışan ortak bir dilimiz olmadığını anlayınca bu kez Fransızca katkılı işaret diliyle bize Mangue Seco’nun hemen karşıda 500 metre ilerde görünen beyaz kumlu yer olduğunu, oraya ancak kayıkla geçebileceğimizi, arabayı köylerinde bırakmamız gerektiğini söyledi.



Kayıkla geçiş de 40 realmiş. “Daha neler, yol yok mu oraya” diye işaret ettim
Geldiğimiz 12 km. yi geri gidip Salvador'a doğru geri giderek oraya giden yola girebileceimizi ama yolun kötü olduğunu işaret etti
'Kötü olsun, nasıl olsa araba kiralık' diye düşünerek geri döndük, kavşağa çıktık, Salvador'a doğru gitmeye başladık. 10 kilometre gidip hala benzinciye gelmeyince ben kıllanmaya başladım. Yolda da Aracaju’daki eviniz 15 km yazan (yani tahminen öyle yazan) bir otel tabelası görünce Neşe’ye “Biz kavşaktan yanlış yöne dönmüşüz bak Aracaju’ya 15 kilometre var yazıyor, oraya gidelim bari” dedim. Biraz daha gittikten sonra karşıdan gelen bir traktör görünce arabadan inip kollarımı açarak durdurdum. Çamurlukta oturup sigara içen kaygısız adama traktörün gürültüsü arasında “Aracaju bu tarafta mı?” diye işaret ettim, başını olumlu anlamda salladı.
"Kaç kilometre?" diye sordum (bunu biliyorum, ‘quanto kilometer?’)
"25" dedi
Adama pek güvenmediğimden kulağındaki gürültü kulaklığını çıkarmaya zahmet etmeyen gençten, meraksız şöföre kulaklığını çıkarmasını işaret ederek aynı soruları sordum, o da
“Evet Aracaju gittiğiniz tarafta, evet 25 kilometre” dedi.



Yapacak fazla birşey olmadığından yola devam ettik, bir süre gittikten sonra “Aracaju’daki eviniz 15 km” tabelasını tekrar görünce meali doğru olsa bile 15 km'nin otelin Aracaju’ya mesafesi olduğunu anladık. 25 kilometre dedikleri yerden 40 km daha gittikten sona akşamüstü saat 4 gibi büyük bir şehre geldik.
Yol kenarındaki bir benzinciye girdik, “Burası Aracaju mu?” dedik
Hayır burası Estancia’ymış, Aracaju daha 75 kilometre ilerdeymiş!
Yıkıldık. Sabahtan beri aç duruyorduk, benzincinin restoranının önündeki mangalda pişen et parçalarından gözüme kestirdiklerimi işaret etim, bir de litrelik kola açtırdık, biraz aklımız başımıza geldi.



İki saat sonra hava kararacağından ve yarından sonra da dönüşe geçeceğimizden yol yakınken geri dönmenin daha hayırlı olacağına karar verdik, bir U dönüşü ile tekrar Salvador yönüne döndük.
30 kilometre gittik, geçtiğimiz yerler hiç tanıdık değil, bir bizon çiftliği vardı onu görmedik falan derken yol kıyısında hindistan cevizi satan bir adama sordum.



Bu sefer de Estancia girişindeki hiç tabela içermeyen kavşağı atladığımızdan Salvador’a giden, demin geldiğimiz sahil yolu yerine içerden giden devlet yoluna girmişiz.
Bir U dönüşü daha; olay artık sinirlenme sınırını aştığından, 'belki de bizi böyle sarhoş gibi davranmaya iten arabanın alkolle çalışması ya da Bob Marley' dedik , Buffalo Soldier şarkısını sonuna kadar kökleyip üçümüz birlikte bağırara bağıra eşlik ederek Estancia’ya döndük,





kaçırdığımız kavşaktan girdik, 30 kilometre sonra sabahtan beri aradığımız Mangue Seco’ya giden yolu bulduk.
Sabah görmememiz normalmiş çünkü daracık bir toprak yol ve elle yazılmış ufak tabela sadece Salvador yönüne giderken görünüyormuş.
Bir kaç kilometre önce kontrol noktasındaki polise yolu tekrar sorduğumuzda arabaya bakıp "Bu arabayla oraya gidemezsiniz” dediğinden inat etmedik, Mangue Seco’yu bundan sonraki hayatımızda ‘ulaşılamayan yer’ anlamında kullanmaya karar vererek Salvador yönüne devam ettik. Hava iyice kararmaya yüz tuttuğundan önümüzdeki ilk köy olan Costa Azul yoluna girdik. 12 kilometrelik tozlu yoldan sonra deniz kıyısındaki 30-40 hanelik köye vardığımızda hava kararmıştı. Alah’tan köyün tek oteli açıkmış.



Açık koridora açılan pencerelerinde cam yerine ahşap kepenk olan, karyolası betonerme oteli yaşlı bir çift işletiyormuş, ve yes-no kadar İngilizceleri yokmuş.



60 istediler, üç aşağı beş yukarı kahvaltı dahil 45 reale anlaştık.
Çantaları odaya bıraktıktan sonra sahildeki köyün tek restoranına gittik, bizden başka müşteri yoktu.



Patates kızartması ve bira ile akşam yemeğini halletik.
Can restoranı işleten kadının kızı ile hemen arkadaş oldu.



Kız da pek arkadaş canlısıymış, Can’a sarılıp sarılıp öptükçe Neşe’ni suratı asıldı.
“Hayırdır karıcım?” dedim
Sinirle “Şu kıza bak, oğlumun içine düşecek nerdeyse” dedi



“Pes” dedim, “senin kayınvalideliğinden korkulur!”



Issız köy sokaklarından el feneri ile geçip odaya geldik, Neşe yattı, biz Can'la sıcaktan uyuyamadık, koridorda sohbet ettik.
Can'dan keni çocuğunu bu yaşlarda yurtdışına götüreceği konusunda söz aldım. Belki böyle bir aile geleneği oluşur.



Sabah panjurların arasından sızan ışıkla uyandım.



Sahile gittim, deniz çok dalgalıydı, yüzmeden geri döndüm.
Köyün üç beş genci dışında sahilde kimse yoktu.



Balıktan dönen köylüler teknelerini (Bunlara tekne denebilir mi bilemiyorum: İki kalasın birbirine bağlanmasıyla yapılmış bir sal, üstünde uzun bir dala bağlı yırtık pırtık yelken, bir de oturmak için çakılmış bir tahta parçası! Benim ayağımı sokmaya çekindiğim sert dalgalı okyanusa bununla açılıp, balık tutup, bir de geri dönmeleri inanılmaz) kıyıya çekiyorlardı.



Otele vardığımda yaşlı kadının kahvaltı sofrasını hazıradığını görünce sevindim, zira akşam ben kahvaltı dahil anlamıştım ama onların ne anladığından emin değildim.



Kadının adı Delilah kocasının adı Muassilmiş, İtalyan kökenliymişler, çocukları da Suudi Arabistanda çalışıyormuş. Taze meyve suyu, kahve, süt, peynir, jambon ve bir kavanoz bisküvitle kahvaltı ettikten sonra Salvador’a doğru yola çıktık.



'Tekrar Praia do Forte de mi kalsak, orası iyiydi' diye düşünürken daha önce atladığımız İmbassai adlı köye girdik. Hem toprak sokaklarıyla falan bayağı bir köy, hem de turistik aktivite, restoran, hediyelikçi falan var, çok hoşumuza gitti.



Köyün içinden bir dere geçiyor, derenin ucu 500 metre ilerde denize kavuşuyor ve aynı İztuzu plajındaki gibi iki yanında da yüzülebilen ince uzun bir yarımada oluşturuyor.
Köyün merkezinde havuzlu güzel bir otel bulduk, sahibi havuz başındaki lüks odaya 70 real dedi, ekstra yatak için de para istemedi, anlaştık yerleştik, kendimizi havuza attık.



Can biraz da kazanacağı hakların gazıyla ilk defa burada simitsiz yüzmeyi başardı.
Kısa kenar bir , uzun kenar 2 hak derken bir anda 15 hak biriktirdi.



Öğleden sonra yürüyerek İztuzu muadili plaja gittik. Köyden plaja 1 real karşılığı turistik sallarla da gitmek mümkün.



Tatlı suya bakan sakin tarafta 7-8 baraka masaları şezlongları suyun içine atmışlar, deniz tarafında hava sert olduğundan herkes bu tarafta bira içiyor, tıkınıyor.



Biz de İngilizce konuşan garsonu olan birine oturuk, bira ve kızarmış papalina söyledik.



Garson Çagu çok efendi bir çocuktu, bas çalıyormuş, yazları burada çalışıp ayda 400 real kazanıyormuş. Maaş yokmuş da bütün restoranlarda hesaba düzenli olarak eklenen %10 garsoniyeleri alıyorlarmış.



Kışın özellikle Temmuz Ağustos aylarında her yer kapalıymış, çünkü çok feci fırtına oluyormuş.
Sığ, tatlı suda Can yine oynayacak zenci bir kız buldu, yüzme denemeleri yaptı.



Biz de kıyıda ayaklar suyun içinde biraları devirdik.
NovoSchin’in siyah birasını ilk kez burada gördüm, küçük bir kutu söyledim.



Çagu "Pek ağız tadınıza uymaz efendim” diye uyardıysa da ısrarla istedim. Pek tatlıymış, beğenmedim, bıraktım. Efendi garson Çagu yine de "Beğenmediyseniz ödemek zorunda değilsiniz” dedi
Pljda bizden başka yabancı yoktu. Suda sohbet ettiğimiz yan masadaki komşular Rio de Jenerio’dan arabayla gelmişler, yol 18 saat sürüyormuş, Sao Paolo’da mola verip gece yatmışlar.



Oysa ki haritada ikisinin arası İzmir-Balıkesir kadar görünüyor. Biz de bu görünüme aldanıp ilk biletleri aldığımızda 'herhalde otobüsle 2-3 saatlik mesafe, Rio'ya da gidelim' diye düşünmüş ancak biraz okuyup da otobüsle 24 saat sürdüğünü ve otobüs biletlerinin bir servete mal olduğunu öğrenince vaz geçmiştik.
İç hat uçuşları saat olarak makul olmakla beraber onlar da çok pahalıydı (kişi başı 300 dolar gibi fiyatlar vardı).



Brezilya’ya gelirken nereyi görmek istiyorsan oraya gitmek lazımmış, iç hatlarda aktarma yaparım düşüncesi yanlışmış; en azından biz öyle ucuz bir bilet bulamadık.
Herkes Rio’nun da çok güzel olduğunu, ama Salvador’a göre daha büyük ve tehlikeli olduğunu söyledi. Aradaki Sao Paolo ise pek güzel bir şehir değilmiş. (En önemli özelliği 29 Mart’tan sonra THY nin direk uçtuğu destinasyonların arasına katılması.)



Ben biraz da yarımadanın öbür yanına geçtim, (ölçüleri İztuzu’ndan bile küçük).
Hava bu tarafta rüzgarlı olduğundan denizde dalgalarla oynayan bir çift dışında pek kimse yoktu.



Tekrar geri döndüm, masaları dolaşan bir ressamı izledim.
Kendine çok güvenli bir havası vardı ama çizdikleri ilkokul öğrencisinden halliceydi.



Eğer bu çizdiği resimler karşılığında; miktarı önemli değil, para alabiliyorsa büyük başarı.
Güneş batana dek suya ve biraya doyduk, restoranlarda kalan son müşterilerle birlikte biz de kalktık, son tekneye atladık.



Tekneleri Venedik'teki gondollar gibi sırıkla ittirerek sürüyorlar.
Tekne arkadaşlarımız Türk olduğumuzu öğrenince hemen Fenerbahçeee, Alex de Souza, dediler (erkekler).



Roberto Carlos neyse de, ben Alex’i bilmelerine şaştım.
Brezilya gibi her ülkede topçusu olan bir memlekette sanki hiç tanınmayan biriymiş gibi geliyordu bizim Cuma (saçları uzatıca Cuma’ya benziyor)



Hava kararmaya başladığından gündüz gözüyle köyün meydanına çıkıp restoran aramaya başladık.



Imbassai’yi çok beğendik, kırmızı toprak yolları, tek katlı binalarıyla sanki Hindistan ya da Afrika’da bir köyü andırıyor.
Köy möy diyorum ama çok prensipliler: Restoranların, bahçelerin kapısını bir değnekle kapatmışlar, 18 de açacaklarmış, girelim yemek çıkana kadar bir şey içelim yokmuş.



Güzel bir lokal restoranda karar kıldık, odaya dönüp duş aldıktan sonra saati doldurduk. Yemek olarak hem tadı güzel olduğundan, hem de pek başka birşey olmadığından elbette ki yine moqueca söyledik, bu sefer ahtapotlu (polvo).
Yemek 36, batata frita 8, bira, meye suları, hindistancevizli dondurma derken 56 real (20 euro) hesap ödedik.



Köyün dükkanlarını biraz dolaştık. Bakkalda, köyde yapılmış, boş şişelere doldurulmuş çeşitli meyve likörleri vardı. Etiket de standart basılmış, hangi meyvenin yanına çentik koyulmuşsa onun likörü. Ben bir şişe Mangaba likörü aldım, (1 euro), votkalı meyve suyu gibi bir şeymiş, hemen içtim bitti.



Odada otelciden buz alıp caipirinha hazırlayıp hamak keyfi yaparak geceyi sonlandırdık.



Sabah yine havuz ve kahvaltıdan sonra arabayı 12 de teslim edeceğimiz için 10’da yola çıktık. Yoldaki kilometre tabelaları bu kez Salvador’a kaç kilometre kaldığını gösterdiğinden işe yaradı, ama gösterdiği rakam şehrin dış sınırına olan mesafeymiş.
Ben hesabımı tabelalara göre yaptığımdan şehir girişinde 5 reallik daha alkol almak zorunda kaldım.
Salvador’a girişte sahil yolunun başını kaçırdığımızdan otobana girmek zorunda kaldık. Hiç bilmediğimiz bir şehirde 120 ile giden arabaların ve sağımızdan solumuzdan vızır vızır geçen motosikletlerin arasında çıkacağımız yolu bulmak için epey panik yaşadık, çünkü otobandan çıkışlar bizdeki gibi sadece sağdan değil her iki taraftandı.
Yolun ortasından giderken, tabelaları okumaya çalışıp, motosikletlere çarpmadan sağa ya da sola yanaşmaya çalışmak sırtımdan soğuk terler akıttı.
En sonunda elimizdeki haritadan tanıdık bir çıkış bulup sağ salim evi bulduk, arabayı evin altına parkettik.



Evde sadece hizmetçi kız vardı, hiç İngilizce bilmediğinden Lucia’ların nerede olduğunu öğrenemedik. Yemek yedik, internete girdik.
Kardeşimin yazdığına göre Skyturk ’teki bir programda Sandaletliseyahat’i tanıtmışlar, internet sitesine baktım bişey göremedim.
Arabayı almaya gelecek elemanı bekledik. Yine geç , saat 2 de geldi.
Arabayı teslim edince omuzlarımdan bir yük kalktı.



Hemen dışarı çıktık, şehir merkezinde içinde şişman heykeller bulunan yapay bir göl varmış, Neşe görmeye heves ediyordu, otobüsle oraya gittik. Hiç bir numara yokmuş, sağından solundan trafik akan yapay bir göl.
Yüzmeye doyamadığımızdan plaja gidelim dedik, artık otobüs beklemeyip taksiye bindik.



Taksi şöförü üniversite öğrencisine benzeyen pek temiz bir çocuktu, ön koltukta da kalın bir roman vardı. Adını sordum, orjinali Book Thief’miş, sonradan internetten öğrendiğime göre Nazi döneminde geçen bir best sellermış.



Şöföre daha önce gittiğimiz Barra plajına ancak bu kez fenerin sağ tarafına Porto de Barra’ya (Couchsurfing aracılığıyla bizi davet eden, ancak refüze ettiğimiz üçüncü evin bulunduğu plaja) gitmek istediğimizi söyledik.



Ben de şehir içindeki bu plajlar neden bu kadar tenha diye düşünüyordum: Meğer bütün millet buradaymış!



Biz de hemen sahile indik, buradaki şezlongcular da diğer boş plajlara göre daha cabbar, arkadaki şezlonglar ucuz, öndekiler daha pahalıymış.



Sıkı pazarlıkla 4 real'e en önden şezlong ve şemsiye kiraladıktan sonra caipirinha'ları ısmarladık, etrafı seyre daldık.



Plajdaki kalabalığın çoğunluğunu gençler oluşturuyor.



Belli ki grupları da var, ayaküstü flörtler, akşam planları yapıldığı hemen anlaşılıyor.
Kız erkek herkes futbol oynuyor, ayrıca tahta raketle oynanan tenis gibi şey de Brezilya'da çok popüler.



Bu gece son gecemiz olduğundan neredeyse hava kararana kadar plajda kaldık. Güneşi yine ilk günkü gibi Barra Fenerinde batırdıktan sonra eve döndük.
George ve Lucia'yı grand tuvalet giyinmiş bulduk, resmi bir davete gidiyorlarmış.



Evde yemek yedikten sonra Can'ı hizmetçi kız, ağzı var dili yok Olivia'ya emanet edip yakındaki bir süpermarkete gittik.



Kendimizce Brezilya'dan götürülmesi gerekenleri toparladık . Elbette bol bol rom, (Romu 33o mllik teneke kutulara koymuşlar, çok pratik!) Caipirinha yapmak için iki kilo limon, füme etler, sosisler, hediyelik kahve, parmak arası terlik vs., 126 real tuttu, kredi kartı ile ödedim.



Eve dönüşte Can uyumuş.
Olivia'ya teşekkür ettik, bir de 5 euro verdik, sevindi.
Sabah erkenden kalktım, Neşe'nin tüm itirazlarına karşın (mayoları kaldırdım, havlular kurumaz, vs.) sahile gidip son bir kez okyanusa daldım.



Sabah saat 7 de bir seyyar kahveci, nefis bir reggae çalarak sessiz sokaktan geçiyordu.
Burada her köşede bizim ayakkabı boyası kutuları gibi suntadan çakılmış, ince uzun , tekerlekli kahveci arabaları var. İçinde termoslarla kahvenin yanı sıra mutlaka bir müzikçalar ve önüne yerleştirilmiş kocaman hoperlör mevcut.
Paso müzik yayını yapıyorlar



Kahveciyi durdurup çalan müziği sordum.
Benimle hiç ilgilenmedi, 'Kahve almıycaksan beni meşgul etme' havasında otobüs durağına doğru yoluna devam etti.
Evde yine ayaküstü kahvaltı ettik. Uçağımız akşamüstü olduğundan evden çıkmadan belki karşılaşamayız diye George ve Lucia ile vedalaştık, videolarını çektim.
George Portekizce konuştu. Lucia'nın söylediğine göre "Bu couchsurfing çok ilginç bir şey, belki de dünya barışı bu yolla gelecek" minvalinde kendine yakışır tarzda, politik bir konuşma yapmış.
Lucia ile sanki birbirimizi yıllardır tanıyor gibi olduğumuz konusunda hemfikir olduk.
Benim bu konudaki korteks teorime göre birbirine benzeyen insanlar dünya üzerinde sanki beynin korteksi(zarı) gibi bir katman oluşturuyor ve aynı sinir hücrelerinin ta uzaktaki bir hücreye akson atması gibi birbirleriyle bağlantı kuruyorlar, bir ağ oluşuyor.
Bu yüzden birbirinden çok uzak yerlerde yaşayan arkadaşlarımız bizden bağımsız olarak birbirlerini tanıyor ve iyi anlaşıyorlar.



Otobüsle son kez hediyelik vs almak için Pelorinho'ya gittik.
Realimiz bittiğinden 20 euro daha bozdurdum. Mercado Modelo'yu ve önündeki açık hava pazarını bu sefer daha detaylı gezdik, ıvır zıvır aldık.



Benim İzmir'de Yeni Karamürsel'in önünde işportadan 5 liraya aldığım Brezilya formalarının aynısı 30 liraya satılıyordu. Öğlen yemeğini yine güzel bir halk tipi lokantada yedik.



Ufak meydana atılmış masalarda ben peixa (peyşa=balık) mouqeca (8), Neşe Beef Milanese (6.5) yedi. Yanında getirdikleri garnitür, salata, pilav vs ile sofra doldu, toplam 19,5 real hesap geldi.



Saat 2 de eve döndük, Lucia bizi havaalanına götürmek için dönmüş.
Havaalanı uzak ve çantalar ağır olduğundan bu çok makbule geçti.
Gelirken de havaaalanında Andrea karşılayıp şehre getirmişti. Couchsurfing harika bir şey!



Havaalanında gümrükten ve bagaj kontrolünden geçmek için 1 saatten fazla bekledik.



Uçakta Can rahat yatsın diye ben arkalarda bir koltuğa geçtim.
Yanındaki boş koltuğa oturduğum Thomas önce bozuldu, sonra yol boyu güzel sohbet etik.



Almanya'da tanıştığı Brezilya'lı kız arkadaşını ziyaret için gelmiş, dönüyormuş.
Condor'un servisi yine iyiydi. Uyku ilacımı Thomas'la paylaşmama rağmen, deliksiz uyudum.



Hatta Frankfurt'ta da uyumaya devam ettik, Can çantalara göz kulak oldu.
Frankfurt Havaalanında 5 saat beklememiz gerekiyordu.




Uykumuz açılınca vakit geçsin diye dışarı Almanya'ya çıktık, havaalanının karşısındaki Mc Donalds'ta kahve içtik.



Çok soğuktu, hemen geri içeri girdik.



Dönüş uçağımız Sunexpress'de vakitlice kalktı, sorunsuzca İzmir'imize döndük.




Trenden atılan taşın hemen düşmeyip bir süre treni takip etmesi gibi, ben de döndükten sonra üstüste yedi gece daha rüyalarımda gitmeye devam ettim.



İlk gece Süpermen gibi havadan Brezilya sahillerini seyrettim, plajların üzerinden kilometrelerce uçtum.
İkinci gece İzmir'in yüzyılın başındaki halindeydim, Pasaport'ta arnavut kaldırımlarında dolaştım.
Üçüncü gece Las Vegas'ta kumarhaneler turu yaptım.
Dördüncü gece Eski Doğu Almanya'daydım.
Beşinci gece yine Salvador'a döndüm, Lucia'larla bir gün daha geçirdim.
Altıncı gece en heyecanlısıydı; Irak'ta bir Amerikan üssünde Irak adına casusluk yapıyor, üsten çaldığım parçaları birleştirerek Irak için uçak yapmaya çalışıyordum.
Son olarak yedinci gece paraşütle atladığım Amazon Ormanları'nın ortasında Mimar Sinan'ın yaptığı bir kemeri seyrediyordum.
Yattığın yerden bilet almadan gezmesi çok zevkliydi ama ne yazık ki sekizinci gece durdum.
...


Biz Brezilya'yı çok sevdik, yine bilet bulsak, yine gideriz.
Bu Kıbrıs'ı saymazsak Can'la çıktığımız ilk yurtdışı gezisi olduğundan başta biraz tedirginlik yaşadık ama Can ilk günkü uyarımdan sonra şartlara iyi uyum sağladı, bize en ufak bir sorun yaşatmadı.
Bu seyahatin en büyük kazancı da bu oldu.

Uçak (3x 780) 2300 €
Harcama 650 $
10 gün toplam masraf 2850 €

Kitap: Murat Belge, Başka Kentler Başka Denizler II
Müzik: Caetano Veloso, Elis Regina, Bob Marley, Ümmü Gülsüm




Brezilya'dan tarantula transferi:
İzmir'e döndükten iki gün sonra Neşe beni yatak odasına çağırdı. Yatak odasının banyosunda avuç içi kadar kıllı bir örümcek vardı.



Önce öldüreyim demiş, sonra korkup bana seslenmiş.

Daha önce hiç görmediğim bir tür olduğundan fotografını çekip zarar vermeden bir kavanoza aldım, ve internetten bulduğum araknoloji ile adreslere durumu anlatan birer mail attım. Geceyarısından sonra attığım maile hemen yanıt veren Araknoloji Derneği Başkanı, genç ve heyecanlı biyolog, Kadir Boğaç Kunt oldu. Sabah ilk iş İzmir'deki bir doktora öğrencisini gönderip işyerimden hayvanı aldıracağını söylüyordu. Örneği sabah işyerime götürdüm. Muayeneye gelen çocuklar çok ilgilendiler. Gerçekten de saat 9 da bir genç gelip kavanozu aldı.
Ertesi gün bir iki devlet üniversitesinden daha örneği kendilerine kargo ile yollamamı isteyen yanıtlar geldi.


Kadir Boğaç Kunt'tun örneği inceledikten sonra bana yazdığı maili de ilginç bulduğumdan buraya alıyorum:


Merhaba Bora Bey,

Oncelikle ilgi ve paylasiminiz icin cok tesekkur ederim. Ornek dun sabah sularinda elime gecti. Ne yazik ki yari olu vaziyette. Yasatabilmek icin elimden gelen tum cabayi sarfediyorum. Cok usumus ve trake sisteminde mantar enfeksiyonu gelismis.

Tahmininiz dogru cikti. Yerli tarantula turlerimizden degil. Turkiye'de dagilim gosteren Chaetopelma olivaceum ve Chaetopelma concolor adli iki tarantula turumuz var. Bir ucuncusunun varligindan supheleniyoruz. Belki odur diye heyecanladim ama olmadi.

Sizden aldigimiz ornegi ben teshis etmeye calisacagim. Lakin sayet basaramazsam (teshis icin ornegin ergin erkek ya da disi olmasi gerekiyor ve kuvvetle muhtemel ornek subadult, bu da teshisin beni asmasina sebebiyet verecek) tarantulalar uzerinde uzman Ingiliz bir meslektasima (Dr. Richard Gallon) gondermeyi dusunuyorum.

Tur tayininden sonra izniniz olursa vakayi case report olarak Acta Parasitologica Turcica'da yayinlamak istiyorum. Elbette sizin de isminizle birlikte. Lakin bunun icin biraz daha ayrintiya ihtiyacim var. Bazi sorularima yanit verebilmeniz mumkun mu acaba?

1. Hangi tarihler arasinda Brezilya'daydiniz?
2. Hangi sehir? Otel adi? Odaniz kacinci kattaydi? Otel ve cevresinin bir fotografi mevcut mu elinizde acaba?
3. Hangi hava yollari ile seyahat ettiniz? Seyahat esnasinda yaniniza aldiginiz bir el cantasi mevcut muydu?
4. Tarantulayi seyahatten dondukten ne kadar zaman sonra evinizin neresinde tespit ettiniz? Tepkiniz ne oldu?

Bu sorular ilk etapta aklima gelenler.

Bora bey sayet yayinlamayin ya da yonelttiginiz sorular benim mahremimdir, afise olmak istemiyorum derseniz (-ki bu dogal hakkinizdir) bunu anlayisla karsilar ve saygi duyarim. Bu durumda sizden sadece tarantula ornegini Araknoloji Derneginin muzesine kaydetmek ve icabi durumunda teshis ettirmeye yurt disina yollamak icin izin isterim efendim.

Cevabinizi sabirsizlikla bekledigimi ifade eder, saygilar sunar, kolayliklar dilerim

17 Comments:

Süper bi seyahat olmuş bu. Milli çapkınımız Can da küçük yaşta ortalığı toza dumana katmış vallahi, belli ki zenci fıstıklarla arası şimdiden çok iyi :D

Durmak yok, yola devam :)

By Blogger Lady Lazarus, at Çarşamba, Mart 18, 2009 2:26:00 AM  

Yazılarınızı dört gözle bekleyip ,bir solukta okuyoruz..Her zamanki gibi süper bir yolculuk olmuş..Ailecek nice seyahatlere..

By Blogger Hande, at Çarşamba, Mart 18, 2009 10:17:00 AM  

Aman Allah'ım, kimse tutmasın beni ağlamak istiyorum sayın seyirciler!
Hem bol fotoğraflı, hem de uzun bir yazı güncellenmiş!
ve süper olmuş.
teşekkürler.
(e halk ne zamandan beri bekliyordu dr bey, ara biraz uzamadı mı sizce de =) )

By Anonymous yurttan sesler korosu, at Çarşamba, Mart 18, 2009 12:18:00 PM  

Evet bu sefer yazmak zor geldi,ısrarlar üzerine yazmak zorunda kaldım bile denebilir:)
Beğenisini gösteren herkese teşekkür ediyorum.

By Blogger ssbb, at Çarşamba, Mart 18, 2009 12:29:00 PM  

Küçük bir Sandaletli Seyyah yetişiyor. Ailece süpersiniz valla :) En kısa zamanda görüşmek dileğiyle.

By Blogger Dişi Kuş, at Çarşamba, Mart 18, 2009 2:55:00 PM  

Ya şu kış mı, ne idüğü belirsiz boz bulanık havada nasıl iyi geldi bu seyahatiniz. Can çok şeker.

Bu internet ne muhteşem değil mi, taksicinin okuduğu romanı hemen araştırabiliyorsunuz. Ben de hiç bilmediğim bir şarkıcı İstanbul'a konser vermeye gelecekse hemen imeem'e girip, şarkılarını dinler, tanışırım.

Kiralık aracın alkolü bitince benim de ilk aklıma gelen içkilerinizden boca etmek oldu:)

Bu arada şu araba lastiğinden hulahopla yukarı çektikleri köpüğün sistematiği ile ilgili bilgi verebilir misiniz? Lastik köpüklü suyun mu içinde? O kadar büyük köpük nasıl oluyor ya?

By Blogger asliberry, at Çarşamba, Mart 18, 2009 3:47:00 PM  

Tokyolu Seyyah olarak değiştirelim başlığı! Hihih :) Her zamanki gibi enfesti yazı ve fotoğraflar... Allaam beni de tez zamanda yollara düşür ahh ahh :/

By Blogger sunthing, at Çarşamba, Mart 18, 2009 8:27:00 PM  

Aslı kamyon lastiğini ortasından sagittal olarak ikiye kesip(halkavi bir leğen olmuş yani) içine sabunlu su doldurmuşlar.
Hulahupu batırıp kaldırıyorsun, kocaman bir sütun oluyor.
Sunthing yollara düşmek için bugün bir fırsat var: almanya saatiyle 11de Condor Air uzun ve kısa uçuşlarda yeni bir kampanya başlatıyor (Bir saat sonra, uzunlar 199 euro)

By Blogger ssbb, at Perşembe, Mart 19, 2009 11:01:00 AM  

Okumaktan cok zevk aldigim, bol kahkalha attigim ve de coookk ozendigim bir yazi olmus.. Cok tesekkurler paylastiginiz icin.
Can'a ve esinize selamlar..

By Blogger Aysin, at Perşembe, Mart 19, 2009 7:58:00 PM  

Tek kelimeyle harikasınız. lütfen yazmaya devam edin...

Belki aynı yolları bizler de izleyebiliriz ;)

selamlar,

By Blogger Günlerin Tortusu, at Cuma, Mart 20, 2009 1:27:00 PM  

Zorunlu dışında keşfetmeye sırtını dönmüş bir toplumun sizden öğreneceği çok şey var. Can, yaşadığı tecrübelerin ona kattıklarıyla ufku geniş, dünya vatandaşı bir çocuk olarak büyüyecek. Sizi keyifle izliyorum.
Britanya'ya yolunuz düşerse beklerim.

Alim Erginoglu
www.alimrachel.blogspot.com

By Blogger alimerginoglu, at Cumartesi, Mart 21, 2009 1:18:00 PM  

Blogunuzu takip ediyorum. Benzer frekanstaki insanların anlaşabildiğine ilişkin görüşünüze de şiddetle katılıyorum. Özellikle Can'a ilişkin yorumlarınızı ve yaklaşımlarınızı, gazozunu alması için onu yalnız göndermenizi mesela, çok beğeniyorum. Nice keyifli seyahatler.

http://sidikasaka.blogspot.com/

By Blogger sidika SAKA, at Pazartesi, Mart 23, 2009 2:20:00 PM  

valla süpersiniz nasil korkusuzca birde cocukla yapiyosunuz bu gezileri hayret ettim dogrusu yazilarinmizi okumaya devam edecegim sevgiler

By Anonymous nuersel, at Çarşamba, Mart 25, 2009 7:58:00 PM  

her fotoğrafta aynı gülümseme var milim sapma yok:))))

çok güzeldi. inş uzun ara vermezsiniz yeni seyahatler için. yazı hemen bitmesin diye 3 bölümde okudum:) seyahat konusunda idolümsünüz. her şeyi yiyip içebilmeniz çok avantaj sağlamıştır. coachsurfing (yanlışmı yazdım ki) ne güzel bişiy tabi cılkı çıkmazsa:)

By Blogger Aymen, at Cuma, Mart 27, 2009 10:57:00 AM  

nasıl güzel geldi bu yazı şimdi... yeni okudum, daha önce fotolara baktım ama okumayı özellikle bırakmıştım, hani zamanı vardır, hissede hissede, s,nd,re sindire okuyayım diye. o gün bugün oldu, pırıl pırıl havada, bahara bu yazıyla adım atmak süper oldu...

By Blogger Basak, at Çarşamba, Nisan 01, 2009 3:25:00 PM  

bu tarantula hikayesini yeni eklemişsiniz

By Anonymous hale, at Salı, Nisan 07, 2009 1:37:00 PM  

sao paulo-rio de jeneiro-salvador şehirlerinin yerini karıştırmış olailir misiniz? hem karayoluyla rio de jeneiro dan gelenlerin yolda tam tersi mesafadeki sao paulo da gecelediklerini söylemişiniz hem daha sonra sao paulo'nun diğer iki şehir arasında kaldığını yazmınız. sanırım güneyden kuzeye, sao paulo-rio de jeneiro-salvador şeklinde sıralanmalı şehirler.

onun dışında yine enfes bir yazı olmuş. aslında devlet youtube'dan önce sizin günlüğünüzü kapatmalı bence. işimiz, sınavımız varken biz harıl harıl anılarınız okuyoruz: )) neşe hanıma ve can'a selamlar...

By Anonymous ahmet peker, at Cumartesi, Nisan 18, 2009 8:34:00 PM  

Post a Comment

26 Şubat, 2009

PAGANG ADASI
Sumatra / Endonezya
Şubat 2009








12 Comments:

Biz Brezilya gezisinin son bolumunu beklerken siz araya bir seyehat daha sigdirmissiniz. Bir solukta okudugum yazilarinizdan birgun faydalanabilmeyi umuyorum. Sevgiler

By Anonymous Adsız, at Perşembe, Şubat 26, 2009 9:37:00 AM  

Seninle tanıştığımız seyahatin dönüşü bu yazınızı ve fotoğraflarınızı bekliyordum.

Adaş'ıma selam,

Can

By Blogger Can Murat, at Perşembe, Şubat 26, 2009 2:58:00 PM  

Ahh ahhhhh,içim gitti ...

By Blogger sunthing, at Perşembe, Şubat 26, 2009 4:44:00 PM  

Arkadaş, bir süredir bloğunu takip ediyorum, okuyorum..
Ben 40 yaşımdayım, hayatımda senin kadar paragöz, cimri bir adam görmedim...
Bu kadarı da varmış dedim okudukça..
Sen bu kafa yapısıyla uzaya bile bedava gidersin..
Helal olsun sana...

By Anonymous Adsız, at Cuma, Şubat 27, 2009 12:47:00 AM  

bu kadar mı.. acele edelim lütfen bekliyoruz:)

By Blogger Aymen, at Cuma, Şubat 27, 2009 10:12:00 PM  

İlk fotoğraftaki suda yüzmek istemeyen var mıdır acaba? Sizi bu seyyah durumunuzdan ötürü kıskanmakla birlikte yazılarınızı büyük bir zevkle okuyorum.Başarılar ve sevgiler...

NOT: Gelsin artık şu Salvador seyahatinin son bölümü.Meraktan öldük. (:

By Blogger Gökhun Ünal, at Pazar, Mart 01, 2009 5:50:00 PM  

olmuyor ama doktor bey
hasta ettiniz bizi yazıları beklemekten :)
selamlar.

By Anonymous anonim, at Pazartesi, Mart 02, 2009 7:58:00 PM  

selam, harika bir blog. gezmek istediğimiz heryere gitmişsiziniz! kıskanmamak elde değil, ama haset etmiyorum, biz de gideceğiz birgün elbet!
Bir de oğlunuzla beraber geziyor olmanız da bizi yreklendirdi. Çocuk istememizdeki en büyük etken, sonra nasıl gezeceğiz sorunu çünkü :) gerçi biz de adapte olacak birşekilde o da alışır diyoruz, zira ben küçükken bizimkiler de kamp yaparlardı, ege-akdeniz kıyılarında gezerdik bir ay kadar koca arkadaş gruplarıyla...
bir sorum var, ben de bloguma sizin gibi müzik eklemek istiyorum, bu radiobloga girdim ama pek birşey anlamadım. Onların minik programını kurmak gerekiyor mu illa? yoksa siz direk radioblogun sitesinden mi ekliyorsunuz buraya?
sağlıcakla

By Blogger chichille, at Çarşamba, Mart 11, 2009 1:59:00 PM  

Eklemek istediğiniz şarkının başındaki mavi üçgene tıklayın, sağda açılan pencerede player'ın renklerini seçip, kutuda oluşan HTML kodunu yazınıza ekleyin. bitti.

By Blogger ssbb, at Çarşamba, Mart 11, 2009 2:16:00 PM  

teşekkürler, kolaymış gerçekten :)

By Blogger chichille, at Çarşamba, Mart 11, 2009 2:18:00 PM  

bekliyoruz bekliyouz yazmıyorsunuz..bu arada sizin kıbrıs gezinizin aynısını yapnayı planlıyoruz umarım sizinki gibi zevkli geçer..sevgiler..

By Blogger bng, at Pazar, Mart 15, 2009 5:56:00 PM  

arıca, belirtmeliyim ki, başlığın altında verdiğiniz müzikler bir harika... Mesela şu Koop:island bluesi iki gündür aralıksız dinliyorum. Siz olmasanız böyle eşsiz müziklerin varlığından haberdar bile olmayacağım...
teşekkürler Bora abi :)

By Blogger ümit, at Pazar, Mart 15, 2009 6:32:00 PM  

Post a Comment

20 Ocak, 2009

BREZİLYA II
Salvador de Bahia (Aralık 2008)




Çıkan kısmın özeti:
Brezilya'ya geldik. İlk sabahımızda, evinde kaldığımız Andrea bizi şehir merkezinde bıraktı, işe gitti.




Havaalanında acil gerekir diye 20 euro bozdurmuştum. Havaalanındaki kurla şehirdeki pek farklı değilmiş: USD 2.25, Euro 2.80 real . Banko do Brasil'in kurları daha kötü, bir de komisyon alıyorlarmış. Bizim memleketteki çapraz kura göre dolar daha avantajlı olduğundan döviz büfesinde 100 dolar bozdurdum. Burası Amerika’nın hinterlandı sayıldığından dolar biraz daha kıymetli sanırım.
Pelorinho’yu (Pelorinyo okunuyor, Portekizce çok hoş bir dil, çaya da 'şa' deniyor) dolaşmaya başladık.



Arnavut kaldırımı yollar, siyah beyaz taşlarla döşeli kaldırımlarla sevimli bir yer. Bu siyah beyaz desenli kaldırımlar tüm Brezilya’da, hatta Murat Belge’den öğrendiğime göre tüm Portekiz’de karakteristikmiş.



Pelorinho’da önce asansörün üstündeki turizm bürosunu ziyaret ettik. Aynen İzmir'deki asansör gibi şehrin üst kısmını deniz kıyısına bağlayan bir asansör var: “Elevador”



Eskiden İzmir’de olduğu gibi para ile çalışıyor ama çok ucuz, kişi başı 5 kuruş
(İzmir'de 1 liraydı).
Özellikle çıkışta epey sıra da var.


Turizm bürosunda Salvador'la ilgili broşür harita vs sorduk, dün havaalanında verdikleri kuzey sahilini ve eski şehir merkezini gösteren iki harita ve bir buklet dışında başka birşey yokmuş.



Brezilya, ya da Salvador’la ilgili ikinci el rehber bulmak için eski kitapçı aradık. Bir tane kitapçı bulduk ama sadece Portekizce rehber vardı, Brezilya haritaları da kalitesiz ve pahalıydı, almadık (sonradan başımıza bu yüzden işler geldi).
Pilleri şarj etmek için 110 voltluk bir şarj aleti aldım(25 Real). Markası Elgin, sanki Türkçe gibi geldi. Buranın popüler bir markası ama içinden çıkan 2 tane 4700 amperlik pil şarj ettikten sonra maşallah, 15 dakika dayanmıyor.
Yarım saat yürüdükten sonra Can, “Yoruldum, eve ne zaman döncez" diye mızıldanmaya başladı.



Kendisine seyahatte eve dönülmeyeceğini, sabahtan akşama kadar dışarıda dolaşacağımızı, yorulursak bir yerde dinlenip yine dolaşmaya devam edeceğimizi, baştan pazarlığımızda yoruldum diye vızıldamanın olmadığını anlattım; anladı; bir daha da on gün boyunca hiç sorun çıkartmadı.



Salvador’da bulunduğumuz ilk günlerde hava genelde kapalıydı, sabahları ara ara yağmur indirdi, sonraki günler hiç yağmadı.



15-20 dakikalık yağmurdan sonra yerler 5 dakikada sıcaktan kupkuru oluyor. Hava bulutsuz olunca ise güneş dayanılmaz bir hal alıyor, çok yakıyor.
Can güneşin tepemizde olduğu bir an “Biraz daha güneşin altında kalırsak biz de zenci olcaz herhalde” dedi.



Salvador Brezilya’nın Afrika etkisindeki bir bölgesi. Nüfusun çoğunluğu ataları Afrika'dan getirilmiş karaderililer.



Afrika’nın adetleri, dini törenleri, yemekleri bu bölgenin karakteristiğini oluşturuyor.



Karayipler havası belirgin, arada esmerler, sarışınlar da var ama sokakta çoğunluk zenci.



Brezilya çok kozmopolit bir ülke, her renkten, her cinsten insan var ve çok iyi kaynaşmışlar. Brezilya’lı tipi denebilecek belli bir tip olmadığından bize de hep Brezilya’lıymışız gibi davrandılar, Portekizce konuştular.



Pelorinho’nun arka sokaklarında dolaşırken aniden şiddetli bir yağmur bastırdı, biz de şemsiyemiz olmadığından hemen önünde bulunduğumuz binanın açık kapısından içeri dalıverdik.



Meğer girdiğimiz yer bir müzeymiş, hem de giriş bedavaymış.
Böylece Brezilya’daki ilk ve tek müze gezimizi gerçekleştirmiş olduk.
Abelardo Rodrigues diye bir adamın yıllar boyunca topladığı Hristiyanlıkla ilgili biblolar, tapınma dolapları, ikonalar vs. eski bir evde sergileniyordu.



Bizim çok ilgimizi çekmedi ama Can, İsa’yı çarmıhta gösteren fildişi biblolara çok ilgilendi, ben de öğreten adam olarak konuyu ayrrıntılı bir şekilde açıklamak zorunda kaldım. Yağmur dinince müzenin bahçesine de çıktık. Pırıl pırıl parlayan güneşin altında çok bakımlı, güzel bir bahçeydi.



Müzeden çıkınca Pelorinho’dan yokuş aşağı indik, kemeraltı gibi bir yere geldik.



Salvador’da da esnaf Kemeraltı gibi iş kollarına göre belli bölgelerde toplanmış. Elektronikçilerin hepsi bir sokakta, yanındaki sokakta müzik malzemeleri, bir başka bölgede kumaşçılar, züccaciye vs.
Bir köşedeki açık lokantaya girdik. Tropikal iklimden dolayı burada cam çerçeve kullanılmıyor, köşeyi demir kafesle çevirdin mi havadar bir dükkan oluyor.



Oturanların tabaklarına, ve köşedeki büfeye baınca buranın açık büfe bir yer olduğunu tahmin ettik. Tahmin ettik diyorum, zira Brezilya’lılar pek İngilizce konuşmuyorlar.



O kadar konuşmuyorlar ki yes-no’yu bile anlamıyorlar. Ben evden çıkmadan Andrea’ya sorarak merhaba , teşekkür ederim, kaç para gibi esansiyel kelimeleri , ve sayıları okunuşlarıyla defterime yazıp ezberlediğimden iletişim kurabiliyoruz.
Kurduğum iletişim sonucu buranın gerçekten açık büfe olduğunu, duvardaki ecza dolabından tabak, çatal, kaşık alıp, istediğimiz yemekleri tabağa doldurduktan sonra kilo üzerinden para ödeyeceğimizi öğrendik.



Yemeğin kilosu et olsun, makarna olsun 14 realmiş. (10 lira) Birer tabak doldurduk, bu tabak 6 real (4 lira) tuttu.



Büyük bira da 3 real (1 Euro). Burada belli başlı üç bira markası var. Skol ve Nova Schin her yerde bulunan iki marka, 33 ve 66’lık şişelerde satılıyor ve ısınmasın diye her yerde bir termos içinde servis ediliyor.



Bir de Brahma var biraz daha kaliteli. İşin ilginç yanı Brezilya’da bira fiyatı en lüks restoranla en salaş arasında pek farketmiyor, 3-4 real arası. Öte yandan su çok pahalı, ufak şişe su markette bile 1,5 real( 1 lira)
Yemekler lezzetliydi, ben körili, taze kişnişli biftekle pilav, bir de buraya özgü ufak barbunyaya benzer esmer fasulyeden aldım, ahaliyle yemekhane usulü masalarda yedik.



Yemekten sonra biraz daha çarşı pazar dolaştık.
Bizdeki 1 milyoncunun Brezilya versiyonu olan 1 realciyi gezdik.



Aynı kalitesiz Çin mallarıyla dolu dükkanda Can hakkını kullanabileceği bir oyuncak buldu. Pilsiz tetris gibi, suyun içindeki ufak halkaları suyu pompalayarak direğe geçirmeye çalıştığın bir şey aldı, çok işe yararadı, bu oyuncakla epey oyalandı.
Can’la uyguladığımız bir hak sistemi var, olumlu davranışlarında istediği gibi harcayabileceği 1 lira değerinde bir hak kazanıyor, olumsuz davranışlarında, burnunu karıştırırsa falan ise bir hak kaybediyor, sonuçta bir balans oluşuyor.



Brezilya tatili boyunca hakları biraz bol keseden dağıttık, hatta son günlerde havuzda yüzmeyi öğrenirken havuzu baştan başa kolluksuz yüzerek kazandığı haklarla bir ara balansı 15 ‘e kadar çıkarttı.



Neşe’nin sandaleti ayağını vurduğundan ona İpanema marka bir parmak arası terlik aldık (15 real) Burada spor ayakkabı giyenlerin dışında erkek olsun, kadın olsun istisnasız herkes bu terliklerden giyiyor. Gerçekten Brezilya’lıların alameti farikası gibi bir şey!



Plajda yürürken de terliği ellerinde taşımayıp halkasından ayak bileğine geçirip yalınayak yürüyorlar. Ben de bunun, ve Neşe’nin gazına gelerek Türkiye’de böyle terlik giyen erkekleri hakir gördüğüm halde kimsenin görmeyeceği bir köşede denedim, parmaklarımın arasını, sanki gözüme bir şey kaçmış kadar rahatsız etti.
Neşe’ye kesin bir dille, benim bu terlikleri hayatım boyunca asla giymeyeceğimi tebliğ ettim.
Pelorinho’ya doyunca asansörle aşağıya, deniz kıyısına indik.



Hemen asansörün altındaki turistik Pazar Mercado Modelo’ya şöyle bir baktık. Çarşının çıkışındaki kafede hanımlar müşteri bekliyorlardı.



Yüzecek bir plaj bulmak üzere sahil boyunca yürümeye başladık.
Hava bunaltıcı derecede sıcaktı, şapkalarımızı giydik.



Elimizdeki haritaya göre biraz kuzeyimizde Porto de Barra plajı var ama ne kadar kuzeyimizde kestirmek mümkün değil.
Yol tırmanmaya başladı. Manzara güzeldi ama yolun sonu görünmüyordu.



Yürü yürü bir duvarla yoldan ayrılmış beton bir yola geldik, ama yol iyice ısssızlaştı, duvar diplerinde insan yadigarları görünmeye başlayıp, bir de köşede yere oturmuş bir zencinin yola serdiği sigara kağıtlarına alenen fabrikasyon esrar sardığını görünce iyiyce tırstık, duvarın öbür tarafına atlayıp bir taksi durdurduk, çek praiayaya (plaja) dedik.



Taksici taksimetreyi gece tarifesiyle 3,45 ten açtı.
Neden böyle açıyorsun dedim, arka kapının camına yapıştırılmış bir tarifeyi gösterdi. Elbetteki Portekizce yazılmış olan yazıda 15 December dışında anlaşılan bir taraf yoktu, ama çat pat anladığım kadarıyla bu tarihten sonra yüksek tarife açılacağını iddia ediyordu.
Tipini sevdiğimden itiraz etmedim, taksimetrede yazan 15 reali ödeyip Faroe de Barra (Barra feneri) plajında indik.



Şimdi Brezilya’daki plajları anlatmak için bir örnek vermek gerekirse Çanakkale’den Adana’ya kadar bir sahil şeridi tamamen kaliteli plajlardan oluşuyor.



Bu plaj bandı şehirlerin içinde de devam ediyor ve altyapıları sağlam olsa gerek ki ( ya da direk okyanusa açıldığından) şehir içinde de denize giriliyor.



Örneğin İzmir’in içinde Kuzey'den Güney'e gelirken Bostanlı, Karşıyaka, Bayraklı, Alsancak, Konak, Karataş, Güzelyalı, Narlıdere gibi adlandırılan yanyana bir sürü plaj var.



Hepsi aynı kalitede, şemsiyesi, şezlongu, büfesi, birası mevcut. Bu plajların hemen üzerinden de işlek bir yol geçiyor, sahil boyunca devam ediyor.



Bu yolu kullanan belediye otobüslerine milet bikiniyle, ıslak pareoyla biniyor, kimse de garipsemiyor. (belediye otobüsü 2 real)



Brezilya’da açık saçık giyinmek garipsenmiyor ancak hiç çıplak görmedim. Plajlarda bikinisinin altını araya kaçırmayanı (tek parça mayo diye birşey zaten bilinmiyor) dövüyorlar ama hiç kimse üstsüz güneşlenmeye kalkmıyor.



Taksinin indirdiği yerden plaja girdik. Şezlongcu parça başı 2 real olamak üzere üç şezlong ve bir şemsiyeye 8 real istedi, 2 ye anlaştık.



Önce Neşe okyanusa daldı, biz de Can’la mayolarımızı giydik. Can’ı burada, Brezilya’da plajda soyunurken görünce içim sevinç doldu, gözlerim yaşardı.



Plaj hafta arası olduğundan tenhaydı, gerçi o kadar büyüktü ki kalabalıklaşması da zor göründü bana. Okyanus hemen her saat çok ve sert dalgalı, su ılık, yer yer sıcak bile denebilir. Hava kararana kadar plajda şezlong, bira keyfi yaptık.
Ben Murat Belge’nin Güney Afrika seyahatini okudum. Gezi yazısı açısından uslubumuz oldukça benziyor. O elbette ki benden fersah fersah ilerde ve bilgili, müzeleri de kaçırmıyor.



Can da haklarıyla bol bol gazoz içti.



Bütün plajlarda olduğu gibi burada da dolaşan bir sürü satıcı kajudan meyve salatasına herşeyi ayağına getiriyorlar.
İlk defa gördüğümüz peynir ızgarasını tattık. Bizim İzmir tulumunu uzun parçalar halinde çöp şişe takmışlar, ellerinde taşıdıkları ufak mangalda eritip, istersen kekikleyip, ya da pekmez gibi bir sos döküp veriyorlar (tanesi 2, pazarlıkla 1 real) . Çok popüler birşey.



Plajda ayrıca ayak masajı hizmeti var.



Gündüz feneri gibi bir arkadaş denizden su taşıyıp ayakları yıkayıp bol bol ovuşturuyor, bize de teklif etti, reddettik.



İki genç gelip önümüzde kızlara caporeira şovu yaptılar.



Bu Bahia’ya (bulunduğumuz eyaletin adı ) özgü bir dans egzersiz karışımı, aikidoya, gölge boksuna falan benziyor, bol bol da amuda kalkılıyor.



Kadınlar tek parça mayoyu tanımadıkları gibi erkekler için de şort mayo burada henüz icat edilmemiş.



Bütün erkekler kalın kenarlı slip mayo giyiyorlar, ve hepsi çok yapılı, kadınlara göre erkekler daha yakışıklı.



Kadınlar P harfi şeklinde. Hatta mankenleri bile buraya uyumlu üretmişler.



İnsan şort mayo ile sanki 80'lerde Çeşme Şantiye plajında donla denize giren inşaat işçileri gibi hissediyor. Allah'tan benim yanımda slip mayom vardı, zaten son yıllarda güç bela ısındığım şort mayoyu mümkün mertebe kullanmadım.



Akşamüstü Neşe ben yüzerken yanımızdan geçen bir grubun Türkçe konuştuğunu söyledi.
Burası Türkiye’den uçuş olmayan bir bölge olduğundan biraz şaşırdım ama dünyanın heryerinde bir Türk'le karşılaştığımdan olağan karşıladım.
“Ne diyorlardı?” dedim
“Taş gibi diyorlardı" dedi.



Havanın kararmasına yakın biz de kalkıp fenere doğru yürüdük, baktık fenerin dibinde bir kalabalık var, biz de sokulduk.



Tam batıya bakan bir tepede fenerin altında güneşi batırmak buranın adetiymiş.



Nemrut misali 100 kadar kişi burada toplanmış grubu seyrediyordu, gitar çalıp şarkı söyleyen Elis Regina havasında kızlar,



öpüşen sevgililer vardı, güzel bir ortamdı.



Brezilya'da sokakta sevişme işini bazen abartanlarda oluyor, ama kimse garipsemiyor.



Biz de güneş iyice batıncaya kadar oturduk, sonra kalkıp sahil yolundan yürüdük.



Bahia kıyafetli (kabarık beyaz etekli elbise ve kafaya sarılmış beyaz sarık)
seyyar satıcıdan herkesin yediği felafel gibi bir şey aldık.


Hamburger ekmeğinden biraz küçük boyutta felafel misali kızarmış nohut unundan bir ekmeğin içine fıstık ezmesine benzer bir şey sürüp, çok küçük, kabuğuyla kızarmış çimçim karidesleri doldurdu, salata ekledi (3 real).



Can’la ben beğendik, Neşe iştahını methini duyduğumuz yengeçlere sakladı.
Sahilde kalabalık güzel bir restorana oturduk, menüden anlayabildiğimiz kadarıyla iki çeşit yengeç söyledik. Önce pate gibi baharatla ezilmiş yengeç eti geldi, pek damak tadımıza uygun değildi, ayrıca içinde kalan ufak tefek kabuklar dişimizi acıttı.


Sonra ikimize de birer tahta çekiç, kesme tahtası ve çöp kovası getirdiler, büyük bir tabakta yengeçler geldi (tanesi 2, bira 4 real).


Bizim Dalyan'dakilere benziyordu ama bütün bütün haşlamışlar, ayıklaya ayıklaya güzelce yedik .
Bu sırada Can çoktan sandalyeleri birleştirip uyumuştu.



Bir taksi bulalım diye bakınırken, plajdaki Türkler beraberlerinde zenci kızlarla gelip yanımızdaki masaya oturdular, kızlarla iletişim kurduklarına bakılırsa Portekizce'de biliyorlardı.
Kısa bir tereddütten sonra “Siz Türk müsünüz?” dedim.
Evet dediler, konuşmaya başladık.
Ufuk (uzun saçlı olan) İzmir Üçkuyular’danmış ama Almanya’da yaşıyormuş.



Serdar ise İstanbul’luymuş, benzin istasyonu işletiyormuş. Yıllardır, yılın altı ayını Brezilya’da geçiriyorlarmış ( tabii ki kış aylarını, ne akıllılar var!) 5 yıl önce burada tanışmışlar. Şimdi her yıl birlikte ev tutuyorlarmış.
Ufuk daha tecrübeliydi, annesini falan da getiriyormuş. Rio’da da yaşamış ama Salvador’u daha çok seviyormuş, yaşamak daha rahatmış, daha güvenliymiş. Adresini "Yahudi hastanesine yakın oturuyorum, oraya gelin kime sorsanız gösterir" diye tarif etti.
Gezilecek yerler konusunda biraz fikir aldıktan sonra bir taksi durdurduk, Serdar bizim için “Amigo, amigo” diyerek Portekizce pazarlık etti, 25 reallik yolu 15 reale gittik.



Ben nedense taksiler pek düzgün gözüktüğünden taksimetre açtırmadan pazarlık edilebileceğini düşünmemiştim, herhalde yaşlanmaktan olsa gerek. Oysa ki 10 yıl önce bir gece New York taksileriyle epey pazarlık etmiş, 7 dolarlık yolu 2 dolara gitmiştim.
New York’lu taksiciler pazarlık edilince çok şaşırıyor, anlayamıyorlar.
Evi kazasız belasız bulduk. Andrea dışarda arkadaşlarıyla buluşmaya çıkmış, Alanna uyukluyordu, kapıyı Brezilya dizisi izleyen zenci hizmetçi kız açtı. Biz de yatıp uyuduk.



Sabah Andrea’nın acelesi vardı, hizmetçi kız izinli olduğundan bize anahtarı verip çıktı.
Yanımızdaki poşet çaylarla termosta çay demledik.





(Andrea’nın evinde su ısıtacak ne demlik, ne de kettle olmadığından suyu mikrodalgada ısıtıyoruz) Yanımızdaki börek, kurabiyelerle kahvaltı edip çıktık, evin önündeki otobüs durağından merkeze giden bir otobüse bindik. Dün sabah Andrea bizi götürürken geçtiğimiz civcivli bir caddeyi (adı 7 Eylül’müş, Salvador’un Portekiz’lilerden kurtuluş günü mü neymiş) çok beğenmiştim ama Andrea burası sizin için tekin değil demişti.


Otobüsten geçerken iyice baktım, gayet normal geldi, inip Pelorinho’ya kadar yürümeye karar verdik. Özellikle fotoğraf çekerken (her ne kadar bozuk, kapağı selobantla tutturulmuş perişan görünse de) makinemi kaparlar diye sıkı sıkı tutuyorum, çıkartmadan önce de etrafı kolaçan ediyorum.
Söylemeye gerek yok, Can’ın fotoğraf çekme işi de Brezilya’da yattı (Onun makinesi daha parlak).
Yılbaşı alışverişi yapan halkın arasına karıştık, biz de biraz ıvır zıvır aldık.
Bir adam kola kutularından yaptığı envai çeşit oyuncağı satıyordu.



Pelorinho’ya çıkan yokuşun altında sandaletçiler loncasını bulduk, biraz da sandalet terlik aldık.



Praça Se’ye çıkınca yağmur yağmaya başladı, meydana bakan bir kafeye oturduk.



Biz Küba’nın Mohitosu misali hep adını duyduğumuz buranın meşhur kokteyli Caipirinho (Kaypirinya diye okunuyor) , Can da limonata söyledik.



Bu kokteyl mohitonun nane yerine limonlusu denebilir, diğer komponentler aynı, şeker rom ve buz. Buradaki lime denen yeşil kokulu ufak limonlarla yapılıyor, plajlar dahil her yerde satılıyor, çok lezzetli (5 real).



Meydanda dolaşan hamakçılardan birsi masamıza musallat oldu, 'İlla da, al illa da al, abi bir bak ne kadar şahane’ diye o kadar ısrar edip hamaklarını açıp gösterdi ki, gitsin diye evde iki hamağımızı olduğu halde 95 dediği çift kişilik bir hamağa 30 real verdim.



Sırasıyla 60, 50, 40, 35, 34’e indi, acıdım ama taşımak da istemediğimden teklifimi değiştirmedim. En sonunda gitti geldi, verdi. Güzel işlemeli falan bir hamak ama hem gerçekten ihtiyacımız yoktu hem de bütün öğleden sonra plajda sırtımızda taşıyacağız.
Bu fotoğrafı alışveriş bittikten sonra çektim, herhalde içinden beddua etmiş olacak ki, daha kafeden kalkmadan Can tuvalette gözlüğünü kırdı. Allah'tan çantada bir yedek vardı.



Bugün şehir merkezinden 25 kilometre kadar uzaktaki meşhur İtapua plajına gitmeye niyetlendik.



Yine kiloyla satılan yemeklerle karnımızı doyurduktan sonra meydandan kalkan belediye otobüslerine bindik.
Otobüslere arka kapıdan biniliyor, biletçinin önünde bir turnike var, kişi başı 2 real verip geçiyorsun. Yalnız bu sefer Can turnikeden tek başına geçtiği için biletçi üç kişi parası aldı. Para vermemek için kucağımıza alıp geçirmemiz lazımmış.
Otobüste cam kenarına oturdum, açılan camdan makineyi kaptırma korkusu olmadan yol boyunca fotoğraf çektim.



Yol sürekli deniz kıyısından, plajların üzerinden gidiyor. Belediyenin 'Farol a farol' diye ilanları asılı (fenerden fenere demek olduğunu tahmin ediyorum) bir projesi var, dün yüzdüğümüz Barra'daki deniz fenerinden İtapua’daki fenere kadar 25 kilometrelik sahil şeridini islah edip mevcut binaları yıkarak yürüme yolları, parklar falan yapıyorlar.
Yalnız bu kadar mesafede klasik siyah beyaz mozaik zor gelmiş olacak ki ince bir granit bant koyup şaplı beton döküyorlar.



Anlattıklarına göre bu büyük tartışma konusu olmuş, sivil toplum örgütleri siyah beyaz kaldırımdan vazgeçilmesine itiraz ediyorlarmış. Burada çevrecilik falan epey kuvvetli bir akım. Bu noel çamlarının biri teneke kutulardan, biri yeşil pet şişelerden yapılmış.



Yoldaki zenci işçiler üzerlerinden dökülen işçi kıyafetleriyle, tepelerine oturttukları baretleri, ve eksik etmedikleri güneş gözlükleri ile evlere şenlikti.



Kanımca zencilere hiç bir üniforma olmuyor, naturalarına uygun değil!
İçlerinde olmayınca da üzerlerinden dökülüyor, sakil duruyor.
Yaklaşık 1 saatte İtapuna’ya vardık.
Köyün merkezinde otobüsün bıraktığı yerden adını bir türlü öğrenemediğimiz tropikal meyvelerden biraz aldıktan sonra hemen sahile çıktık.



1 kilometre kadar uzunluktaki plajda yan yana pek çok baraka ( Onlar da barraca diyorlar plajdaki kafe restoranlara, bunlar bira, caipirinha vs dışında yemek de satıyor) var.



Biz de yüksek müzik çalmayan birine oturduk. Kıyıdan açıktaki mercan kayaları nedeniyle burada dalga biraz daha az.



Hafta içi olması nedeniyle kalabalık değildi. İşs,z güçsüz Brezilyalılar bira içerek keyif yapıyorlardı.



Neşe’yle ben caipirinhaları götürürken (burada 2 lira) Can da bol bol yüzdü,



Gazoz isterken garson kızla ahbap oldu.



Ben fenere doğru yürüdüm. Önünde kırmızı mayolu küçük bir kızla fenerin fotoğrafını çekmiştim ki kızın babası arkadan yetişip "Sen bizim fotoğrafımızı niye çektin" diye takaza etti.



Onların değil fenerin resmini çektiğimi, kızının da kırmızı mayo ile güzel göründüğünü söyledim ( Portekizce ve panik içindeki bedenin diliyle konuşuyoruz).
Allah Allah, hemen ikna oldu, bir de özür diledi.



Akşam olunca geldiğimiz yollardan geçip otobüs durağına geldik.
Buradaki evlerin yüksek duvarlarının üzerine keskin bıçaklar koyup bir de elektrikli tel çekmişler.



Eve dönmeden önce şehir içindeki Rio Velmeho plajına da bir uğrayalım, yemek yiyip eve çıkarız diye plan yapmıştık.



Şehire girince otobüsün Andrea’nın evinin bulunduğu Candeal’den geçip geçmediğini merak ettim. Biletçiye sordum, o da elimdeki kağıda herhalde bunlar Candeal’de inmek istiyorlar gibi bir şey yazıp beni şöföre gönderdi. Şöförün yanına gittim, şöför çat diye durdu, bu arada biletçinin boşboğazlığı yüzünden bütün otobüs ahalisinin tek amacı bizi Candeal’e göndermek oldu. Hep bir ağızdan burada inin burada inin diye bağırdılar, eleriyle gideceğimiz yönü işaret ettiler. Mecburen paldır küldür hiç bilmediğimiz bir yerde indik, kaldırımda kalakaldık.


Yolcuların ortak iradesiyle otobüsten indirilmiştik, nerede olduğumuz hakkında hiç bir fikrimiz yoktu, uykumuz vardı. Rio Velmelho’yu boşverip bir taksiyle pazarlık edip 10 real‘e eve döndük. Evde pek yiyecek olmadığından aşağıdaki benzinliğin marketinden süt ekmek aldık. Benzincinin çalışanları Noel Baba kukuletası giymişler.



Burada noel hep yazın göbeğinde kutlandığı halde bu nasıl bir Kuzey yarıküre egemenliğidir ki Noel Baba mayolu değil paltolu, kukuletalı tasvir edilmeye devam ediyor.



Andrea ile kapıda karşılaştık, çıkıyormuş, yarın Cumartesi olduğundan birlikte plaja gidebileceğimizi söyledi.



Evde yine Brezilya dizisi seyreden hizmetçi kızla uykusu gelen Alanna vardı.
Andreanın bilgisayarından internete girdim, Hospitality club’da Salvador’dan psikolog bir hanım da mailimi yeni gördüğünü, bizi mutlaka evlerine beklediklerini yazmış.
Verdiği telefon numarasını aradım. Onların da Can yaşında oğulları varmış ve heyecanla gelmemizi bekliyormuş.


Yarın, ya da öbür gün geliriz dedim.
Bizden önce Andrea’nın evinde kalan Avustralyalılar bir hafta kalmışlar, Andrea bize de istediğimiz kadar kalabileceğimizi söylemişti ama 3 günden fazla misafirlik bence çok.



Sabah Andrea öğleden sonraya kadar çalışmak zorunda olduğunu söyleyince ikinci ev sahibimiz olacak olan Lucia’yı aradım. Adresi aldı, yarım saat sonra geliyorum dedi. Gerçekten de yarım saat sonra aşağıdan bekçi telefon etti, Andrea ve Alanna ile vedalaştık, indik. Andera ile çok vakit geçirememize karşın birbirimizi sevdik, bir daha görüşeceğimizi düşünüyorum.
Bu Alanna'nın küçüklüğüne ait duvardaki fotoğrafları.



Çantalarımızı Lucia’nın bagajına yerleştirip evlerine doğru yola koyulduk.



devamı ve sonu yakında burada...

15 Comments:

Bu kayıt, yazar tarafından kaldırıldı.

By Blogger Salih BiLGiN, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 1:13:00 AM  

Bütün seyahatlarınızı okudum. Rss ile takip ediyorum. Anlatımınız ve fotoğraflarla desteğiniz çok iyi. Sayenizde bir çok yere gitmeden tecrübe etmiş olduğumu hissediyorum. Paylaşımınız ve emeğiniz için teşekkürler.

Devamını ve yenilerini sabırsızlıkla bekliyorum.

By Blogger Salih BiLGiN, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 1:15:00 AM  

Yine cok keyifli bir yaziydi. Cok tesekkurler..

By Blogger Aysin, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 1:49:00 AM  

Can'la gitmeniz süper olmuş :) Çok imrendim, umarım bir gün biz de yapabiliriz böyle bir şey.

Bir de Can'ın yorumları çok hoşuma gitti :)

Bir seyahatle ilgili insanın hiç aklına gelmeyecek noktaları yakalayıp yazıyorsunuz, biz okuyanlar için çok eğlenceli oluyor bu da (benim için öyle en azından). Şu kadınların hepsinin "P" olması meselesi gibi. Çok güldüm cidden mankenlere :D

By Blogger Köşenin Delisi, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 8:53:00 AM  

Büyük bir ilgiyle yazılarınızın devamını bekliyorum. Sizi çok taktir ettiğimi ayrıca bilmenizi isterim.

By Blogger Judi, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 10:59:00 AM  

o plajlardaki masör arkadaşlardan bir iki tane bana getirseydiniz ne güzel olurdu :) ben şahsen kendim bizzat çok zencefilim de (zencisever :)

nefis bir seyahat olmuş. 3. bölümü heyecanla bekliyorum. can çok şanslı. plajdaki diğer bebelerle fotoğrafı beni çok duygulandırdı, çocuk daha o yaşta dünyada kendisinden başka insanlar olduğunu, başka başka renkler, tatlar, sesler olduğunu kavrıyor. bence bu seyahatin başkahramanı o.

artık büyüdüğünde hatırlayacak yaşta di mi? öyleyse tadından yenmez.. ne güzel anılar onun için..

By Blogger Lady Lazarus, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 12:28:00 PM  

Dayım 80'li yıllarda 8 yıl boyunca tankerlerde çalışmıştı. Güney Amerika'ya özellikle Brezilya ve Arjantin'e defalarca gitmiş. Tabi o zamanların Türkiye'sinde mahalladen yeni çıkmış bekar bir Türk delikanlısı için bu ülkelerin sahilleri ve P'leri aklında yer ettiğinden olsa gerek ne zaman kafayı bulsa "Ah o P'ler" diye başlar hikayelerini anlatmaya. Hatta bir ara bir kıza fena abayı yakmış, kaptanı arayıp "ben dönmeyeceğim siz gidin" demiş. Birkaç gün sonra kaptan babanı hastaneye kaldırmışlar diye tekneye çağırmış. O zamanlar telefon da olmadığından arayıp doğrulatamamış. Tankere binince kaptan inmesine izin vermeden hareket etmiş. Yolda onu kandırdığını, isterse iki ay sonra yine geleceğini, acele karar vermemesini söylemiş. Tabi dönüş o dönüş. Bazen Brezilya'da da bir kapım olsa ne güzel olurdu diye düşünmeden edemem.
Konaklamasıyla, Can'ın yanınızda olmasıyla, coğrafyasıyla çok farklı ve güzel bir seyahat olmuş. Bir gün oğlanın sizi gezdireceği günler nasib olsun inşallah.

By Blogger Gökhan, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 7:33:00 PM  

Bana oraları özlettin Bora! İyi ki gittiniz...

By Blogger Tijen, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 8:54:00 PM  

Bora Bey, yazılarınızı reader ile takip ediorm, gerçekten çok büyük keyif ile okuoyurm. Umarım sizin yaşınıza geldiğimde sizin gittiğiniz yerlerin yarısına gidebilirim. benim için bu bile büyük başarı olacaktır. Hızlı bir şekilde üçüncü kısımın gelmesi dileğiyle.

By Anonymous Leventt, at Perşembe, Ocak 22, 2009 1:20:00 AM  

Yine çok keyifli bir yazı... Kalk, al bileti, sabaha git diye dürtüyor beni. Buralara yolunuz düşerse bekleriz.

Alim Erginoglu - www.alimrachel.blogspot.com

By Blogger alimerginoglu, at Perşembe, Ocak 22, 2009 1:45:00 PM  

arayı uzatmayın lütfen, tabi bu arada yeni seyahate başlamalısınız ki yeni yazılar gelsin:))

By Blogger Aymen, at Pazartesi, Ocak 26, 2009 7:13:00 PM  

Selamlar ,
Yine hoş fotograflarla zenginleşmiş çok keyifli yazınızı okudum.Ben de yaklaşık 7 aydır HC üyesiyim ,henüz HC yi misafirlik yaparak kullanmadım ancak şimdiye kadar gayet düzgün ,hoş 8 kişi konuğumuz oldu.Bir önceki yazıdaki bizlerin misafir ağırlayışı ile ilgili tesbitleriniz o kadar doğru ki.Sizin yaptıklarınızı aynen biz de yapıyoruz ,abarttığımızın farkındayım ama çocukluktan beri öğretilmiş bu ve değiştirmek çok kolay değil galiba.Bu arada gecikmiş bi teşekkür.Sayenizde iki müthiş sesle tanıştım.Fairuz ve Kazem Al Saher.Nefis sesler,müzikler gerçekten.Güzel yazılarınızın devamını bekliyoruz.

By Anonymous Adsız, at Pazar, Şubat 01, 2009 8:51:00 PM  

ama hadi bora bey 3. bölümü dört göz ile beklemekteyiz ...

By Blogger banu, at Çarşamba, Şubat 11, 2009 1:26:00 PM  

Hastalar bu kadar da bekletilmez ki ama :P

By Anonymous Adsız, at Perşembe, Şubat 12, 2009 10:16:00 PM  

Bora Bey

Blogunuzu tesadufen buldum. Iyi ki de bulmusum. Keyifle ve ozenerek, guzel niyetlerle yaptiklariniza imrenerek, hemen yarin valizimi toplayip yeni yerler gormeyi siddetle isteyerek, gezmenin gormenin en guzel ogrenme, bilgilenme, hayattan keyif alma yolu oldugunu bir kez daha teyid ederek, zamanin ne kadar kisa oldugunu yine, yeniden animsayarak okudum yazdiginiz satirlari. Arasira Izmir referanslariniza rastlamak da ayri bir keyifti dogma buyume bir Karsiyaka'li olarak:)Bir gun esinizle, sizinle ve Can ile tanisma firsatimiz olur umarim.Gorusmek dilegiyle...

By Blogger saripapatyam, at Pazar, Şubat 22, 2009 11:19:00 PM  

Post a Comment

09 Ocak, 2009

BREZİLYA / ALMANYA
(Salvador, Frankfurt)
Aralık 2008






Seyahat'e meraklı her Türk evladı gibi bizim de yıllardır Güney Amerika’ya gitme planımız vardı ancak Türkiye çıkışlı bilet fiyatlarının el yakması nedeniyle plan olarak saklıyorduk.
Geçenlerde aklıma bir fikir geldi: Avrupa’dan G. Amerika’ya mutlaka charter şirketleri vardır, buradan da Avrupa’ya charter var, neden ben bunları kombine etmiyorum dedim, ve ettim. Olmuşken de son yıllarda sürekli müziklerini dinlediğim Brezilya olsun bari dedim, zira kulağımda Antonio Carlos Jobim, İzmir kıyılarında bisikletle dolaşırken kendimi hep Copacabana’da hayal ediyordum.



İlk denememde Lufthansa’dan 3 kişilik bileti 4500 liraya buldum
( Bu sefer Can’ın da yurtdışına gidebilecek kadar büyüdüğüne karar verdiğimizden beraber gideceğiz)



Hatta arkadaşım Elif'in önerisiyle Can için ayrı bir fotoğraf makinesi ayarladık, o da kendi gördüğü Brezilya'yı çekecek.



Ertesi sabah Trek Turizmi aradığımda öyle bir bilet olmadığını söylediler, “Olur mu ben ekrada görüyorum” diye sayfayı tekrar açtım, bir de ne göreyim; benim 4500 okuduğum fiyat 45 000 liraymış, yıkıldım!


Yeni İzmir Dış Hatlar Terminali

Depresyonum geçince bir gayret aramaya devam ettim.
Bir hafta boyunca her boş vaktimde gözlerim ve beynim sulanana kadar ekran başında çeşitli ülkelerden çeşitli ülkelere, çeşitli tarihlerde promosyonlu bilet baktım, en sonunda Condor Air’da 580 euro’ya Frankfurt çıkışlı bir Salvador (Bahia-Brezilya) uçuşu buldum.
Sunexpress’ten de İzmir Frankfurt uçuşunu 220 euroya ayarlayınca tek sorun kaldı: Bu biletler sadece kredi kartıyla alınabiliyor ve benim kartımın limiti elbette ki yetmiyordu. Harun’un platin kartıyla biletleri alıp parayı elden verdim ve hazırlıklara başladık.



Couchsurfing, Hospitalityclub gibi site ve organizasyonlar dünya çapında insanların birbirinin evinde kalmasını, birlikte vakit geçirmesini hedefliyor. Bu sitelerde ücretsiz olarak kendini tanıtan bir profil oluşturduktan sonra gideceğin şehirdeki üyelere yazıp kabul ederlerse evlerinde kalıyorsun. Bunun karşılığında senin birisini ağırlama zorunluluğun yok, tamamen gönüllülük esasına dayanıyor, hatta sitenin çalışanları da gönüllü.
Bence dünya barışına, halkların birbirini tanımasına yönelik çok parlak bir fikir. Uzun süredir bu organizasyonları bildiğim halde hem tembellikten, hem de seyahate hep son anda karar verdiğimizden daha önce bu yolu hiç denememiştim. Aslında yabancı birinin evinde kalma konusunda anlaşabilecek miyiz vs gibi tereddütlerim de vardı. Seyahate 20 gün zamanımız olduğundan Tijen’den aldığım gazla populasyonu bizim kafamıza daha yakın görünen Couchsurfing’i denemeye karar verdim.



Biletleri aynı güne denk getiremediğimden giderken bir gece Almanya’da kalmamız gerekiyordu. İnternetten anlaşıldığı kadarıyla havaalanına yakın en ucuz otel de 70 euro ydu. Frankfurt ve Salvador’da kayıtlı, tipi düzgün 40-50 kişiye mail atıp kendimizi tanıttım, evlerinde kalıp kalamayacağımızı sordum. İki şehirden de de üçer kişi olumlu yanıt verdi.



Bayramın 2. günü İzmir dış hatlar’dan, sevgili İşbankası’ında kahvaltı ederek havalandık, saat farkıyla akşamüstü Frankfurt havaalanına indik. Özellikle Sırbistan ve Avusturya üzerinde havada çok fazla askeri jet gördük.



Bazıları bayağı yakından, altımızdan geçti. Yerden jet seyretmesi zevkli ama havada bir başka oluyor(biraz da tırsıtıyor) Evinde kalacağımız Silke’nin tarifiyle önce havalanından trene binip Hauptbahnhof’a, sonra da tramvayla 40 dk uzaklıktaki Fechenheim Post’a vardık.



Trene binerken bilet alıp almama konusunda yine tereddüt yaşadım, istasyonda fikrini sorduğum bir Türk, ilerdeki izbandut gibi üniformalı görevlileri gösterip ‘işte bunlar kontrol ediyor bazen biletleri’ deyince kombine olarak iki bilet aldım(2 x 3,60), yine kontrol olmadı, gitti 15 lira.
Silke bizi 1.5 yaşındaki oğlu Liam ile tramvay durağında karşıladı,



Eve gittik, çay içip sohbet etik. Can'la Liam hemen çocukların evrensel dilinde kaynaştı



Silke yoga öğretmeni, eşi Paul ise Amerika’lı bir IT mühendisiymiş.
Sıcak samimi bir genç hanımdı.



Biraz dinlendikten, hediyelerimizi verdikten sonra (Biraz incili kaftan gibi gittik, bir Bahadır Baruter albümü, bir sufi müzik CD’si, Silke için amatist bir kolye ve 250 gram zeytin) Frankfurt’un meşhur Christmas Market’ine gitmek üzere evden çıktık. Bu sefer cebimde kalan bozuk parayla tramvay için tek bilet aldım (2,20, aslında cezası da çok korkulacak birşey değilmiş, kişi başı 40 euro, ama insan yakalanıp mahçup olcam diye geriliyor; en azından bir yaştan sonra...) Bu sefer de kontrol olmadı, 5 lira daha boşa gitti.



Meydan çok kalabalık, anacık babacık günüydü.
Ortasında büyük şatafatlı bir karusel
(atlıkarınca) vardı.



Her yıl aynı yere kurulurmuş, bu yılbaşı marketi de çok eskilerden beri süren bir adetmiş (Sunexpresin uçak dergisinden öğrendik).



Bir sürü tezgahta incik boncuk, yılbaşı süsü vs. nin yanı sıra



İmbiss dene ayaküstü atıştırma büfelerinde kestane kebap, muhtelif sosis, tatlılar, ve glüchwein dedikleri sıcak şarap satılıyor, millet de buz gibi havada ayakta bunları götürüyor.



Bir büfede kocaman salıncaklı bir ızgarada muhtelif ızgaraları odun ateşinde pişirip satıyorlardı.



Çocukların dünyayı nasıl gördüğü konusunda bir fikir vermesi açısından aşağıdaki fotoğraf da aynı tezgahın Can'ın bakış açısından görüntüsü.



Biz de ufak tefek hatıralık aldıktan sonra bir tezgahın önündeki masaya dayanıp birer şarapla sosisli (frankfurter) yedik ( her biri 2.5 euro)



Şarapları koydukları seramik kupalara da 2.5 euro depozit alıyorlarmış, ben de millet bunları asla geri vermiyordur diye düşünmüştüm.
Eve dönerken artık bilet almadım.
Silke "Şu çocuğa bakıver ben otomattan bilet alayım geleyim” dedi, boşver sen de almayıver dedim, onun da hoşuna gitti, “Ben zaten öğrenciyken hiç almazdım" dedi, eve biletsiz geldik.
Silke’nin eşi Paul işten gelmiş, bol sarımsaklı soslu spagetti yapıyordu.
Bize aç mısınız diye sordular. Biz de kibarlık olsun diye
"Pek değil” dedik.



Aaaa! Hiç ısrar etmediler, bir daha da sormadılar, oturdular bize vermeden bir güzel yemeklerini yediler.
Paul zeki olduğu halinden tavrından belli olan bir arkadaştı, baştan bizimle hemen hiç konuşmadı ama ben bizim konuşmaya değer olup olmadığımızı tarttığını hissettim, uykum olmasına rağmen Neşe gibi erkenden yatmadım.



Sohbet edeceğim diye uğraşmadan kitap okuyarak yemeklerini bitirmelerini bekledim. Hiç sohbet etmeden yatsak onlar kötü bir misafirperverlik örneği göstermiş olacak, ben de evlerinde kaldığım için rahatsızlık hissedecektim. Üzerine düşmeyince biraz sonra geldi şarap ikram etti, hayat, doktorluk vs üzerine epey sohbet ettik.



Amerika’da, Burning Man festivalinde tanışıp, evlenmek için de yine aynı festivale gitmişler.



İkinci kadeh şaraptan sonra midem acımaya başladığından ben de kibarlığı bırakıp aç olduğumu söyledim, spagettinin kalanını ısıttık, yedim.
İki şişe şarabın üzerine bir de grappa içip vedalaşıp yattık.
Sabah 5 te kalktık, birer kahve içip kapıyı çekip çıktık, tramvay durağına geldik, yine bilet almadım.



Totalde 25 euro’luk şehir içi seyahatimiz için 10 euroluk bilet almış oldum, yurtdışı çıkış haracını Almanlara yüklemiş olduk.
Tramvayda sabahın köründe fabrikaya giden işçiler vardı.



Havaalanına giderken önlü arkalı iki cam kenarı birden alalım, 11 saatlik gündüz uçuşu, hem Almanya'yı hem Brezilya'yı seyrederiz diye havalı havalı plan yaparken Condor'un check in görevlisi Can’ın Neşenin pasaportuna işlenme tarihinin eski olmasına taktı, usulsüz yolcu gönderirlerse Brezilya uçak şirketine ceza kesiyormuş, falan filan, telefonlar etti, bizi epeyce bekletti.



Sonunda gidebileceğimizi aklı kesti ama elbette hiçbiri cam kenarı olmayan üç ayrı koltuk verdi, "Kapıda birleştirirsiniz” dedi.
Nitekim kapıdaki görevli Türk genç kızlar bize ortada sıradaki yanyana üç koltuğu verdiler.



Uçak sabah 9 da kalktı, önce bedava birer içki (bizim için campari-portakal), sonra yemek, snack, ve bir daha yemek verdiler, üç film gösterdiler.
İlki iyiydi ama ben uyuyakaldım. Sonuncusu karısını öldürmeye çalışan bir adamla ilgili bir komediydi, fena değildi.
Condor’un uçakları yeni, hizmeti güzel, charter gibi değil. Ancak ilk içkiden sonraki alkollü içkiler ve kulaklık paralı (3 euro)
Yanında kulaklık götürmek isteyenlere uyarı: Condor’da tek jacklı kulaklık kullanılıyor.
Uzun uçak yolculuklarınında millet o kadar sıkılıyor ki uçağın içi bir süre sonra Çarşamba pazarı gibi oluyor, herkes ayakta birbiriyle muhabbet ediyor, yeni arkadaşlıklar kuruluyor.



Uçaktaki bidolu çocuk da birbirleriyle kaynaştı, yol boyunca çeşitli oyunlar oynadılar, uçak battaniyeleriyle kral oldular.



4 saat farkıyla ( Almanya ile olan 1 saati de katınca 5 ) akşamüstü 4 30 gibi Salvador havaalanına indik. Buradaki Couchsurfing evsahibimiz Andrea bizi havaalanında karşılayacağını, ancak aynı gün evinde kalmak için iki İspanyol kızın da bizimle aynı saatlerde Salvador’a geleceğini, sorun olup olmayacağını yazmıştı, biz de tabi “ne sorun olcak” demiş idik.
Bagajlarımızın gelmesi 1 saati buldu.
Luís Eduardo Magalhães Havaalanı hizmet açısından berbat bir yer:
Uçağa binmek de, inmek de çok eziyetli.



Andrea’yı kapıdan çıkışta, Can’la yaşıt olan kızı Alanna’nın yaptığı resmin arkasına kendi adını yazmış bizi bekler bulduk. Ayaküstü tanıştıktan sonra 1 saat daha bizim hemen ardımızdan inen Portekiz Havayollarının uçağıyla gelecek İspanyol kızları bekledik ama kapıdan çıkmadılar.
Hatta Andrea soruşturmaya gittiğinde resmi Neşe tuttu.



Sonuçta kızlar haber vermeden gelmediler ve ayıp ettiler, inşallah başlarına bir iş gelmemiştir.
Saat 18 30 gibi havaalanından çıkabildik, hava kararıyordu. (Burada hava sabah 5 gibi aydınlanıp çok erken kararıyor, halk da biraz buna göre yaşıyor. Sabah 7 de herkes ayakta, gece 10'dan sonra da sokaklar boşalıyor, dolayısı ile Türkiye ile aradaki 5 saatlik farkı çok hissedilmiyor.
Havaalanının çıkışında bambularla örtülmüş güzel bir yol var.



Ben havanın sıcaklığı ve üzerimdeki eşofman altıyla sucuk gibi terlemiştim.
Arabada Andrea hemen klimayı çalıştırınca “Klimayı kapatıp camları açsak...” dedim.



“Camları açmak pek iyi değil” dedi
“Hava kirliliği mi?” dedim
“Yok kapkaç açısından, otobana çıkana kadar açmayalım” dedi ve ilk sorusunu sordu:
“Neden Brezilya?”
Dilimin döndüğü kadarıyla son yıllarda hep Brezilya müziğini dinlediğimi ve bu müziğin yapıldığı yeri görmeyi istediğimi, müziği dinlerken buraları hayal ettiğimi anlattım, çok ilgisini çekti. Çocuklar eve varamadan arabada uyudular.



Andrea 33 yaşında teknolojik ürünler pazarlayan cıvıl cıvıl bir kadın. Kökenleri İtalyanmış, ama İtalya'ya hiç gitmemiş, İtalyanca da bilmiyormuş.
2 yıl önce eşinden ayrılmış, kızıyla birlikte yaşıyor.



Hayatını kızı üzerine kurmuş, babasının maddi desteğiyle onu Amerikan Kolejine göndermiş. İki yaşından beri sürekli İngilizce eğitim alan Alanna da ana dili gibi İngilizce konuşuyor. Anladığım kadarıyla Andrea evde yabancı konuk misafir etmeyi diğer sebeplerin yanı sıra kızının İngilizce pratik yapması açısından da önemsiyor. Biz ikinci konuklarıymışız, bizden önce evinde 1 hafta kalan Avustralyalı bir çiftten çok memnun kalmış
“Alanna’yı onlarla konuşurken gördüğüm anda çektiğim bütün zorlukları unuttum” dedi.



Andrea’ya da yanımızda getirdiğimiz incili kaftan setini verdik.
Yalnız profilinden edindiğim izlenim sonucu ona sufi müzik değil, göbek dansları CD’si aldım, çok hoşuna gitti.
Eve girince “Aç mısınız?” diye sordu
Almanya’da yaşadığımız acı deneyimden sonra pek aç olmamamıza karşın hiç kibarlık etmeye kalkmadan, “Evet açız” dedik.
Bize ekmek peynir, kek ve meyve suyu çıkardı.



Gördüğümüz kadarıyla buralarda doğru düzgün yemek yenmiyor, millet ayaküstü atıştırıp çıkıyor.
Biz evde konuk ettiğimiz yabancıları (daha önceden tanmadığımız, arkadaşlarımızın ağırlamamızı rica ettikleri arkadaşlarını) standart olarak 8 çeşit soğuk meze, ara sıcaklar , iki çeşit ana yemek ve bol içki menüsüyle ağırlayıp bir de üstüne kendi yatağımızı verdiğimizden biraz yadırgadık ama antropologların sözünü dinleyerek başka toplumların davranış biçimlerini yargılamadık, olduğu gibi kabul ettik.
Ancak bir dahaki ev sahipliğimizde biz de yabancılara ağır yemek hazırlamadan evde ne varsa onu çıkarmaya, misafirperverliği abartmamaya karar verdik.
Andrea'nın evi Brezilya'daki bütün lüks konutlar gibi tel örgüyle korunmuş, bekçisi olan, içeriye referanssız kimsenin alınmadığı yüksek bloklardan oluşan bir sitede 11. katta, 2 oda bir salonluk küçük bir daire.



Bir de hizmetçinin kalacağı ardiye gibi mutfağa bitişik bir yatak odası daha var.



Gördüğümüz kadarıyla Brezilya'da ortadirek insanların dahi yatılı zenci hizmetçileri var. Hizmetçi maaşları 250 dolar civarındaymış.


Akşam yemeğinden sonra biraz sohbet edip Andrea'nın bizim için ayırdığı Alanna'nın odasında yattık. Saat farkı nedeniyle (5saat) sabah 5 te kalktım, biraz kitap okudum.
Akşam pilleri şarja koymak isteyince elektriğin 110 volt olduğunu gördüm. Evde 110 volt adaptörü olduğu halde Brezilya gibi yoksul bir ülkenin 110 volt kullanacağına ihtimal vermediğimden internetten araştırmamış, sadece priz adaptörü getirmiştm. Mecburen 110 voltluk pil şarj aleti bulup almamız gerekecek. Murat Belge de okuduğum Başka Kentler, Başka Denizler2 kitabında benzer bir ahmaklık yapıp sonra "Bu kadar seyahat eden bir insan olarak bazen inanılmaz saçma işler yapıyorum. Belki de bu çok seyahat etmekten kaynaklanan bir pervasızlıktan kaynaklanıyor ama aynı zamanda bir acemilik ya da köylülük gibi görünüyor" diyordu tam da okuduğum sayfada.



Balkonlar çoğu dairede çocukların güvenliği için ağla kapatılmış.
Türkiye'den getirdiğimiz börekler ve tropik meyvelerle ayaküstü kahvaltı edip şehre çıkmaya hazırlandık. Andrea işe giderken arabasyla bizi eski şehir merkezi olan turistik Pelorinho bölgesine bıraktı. Para bozdurup dolaşmaya başladık.



Devamı yakında burada

20 Comments:

eeee amaaaa yaaaaa!!! nasıl devamı sonraaaaa bu saatte okuyordum kaldım öylece cık cık cık

By Blogger handan, at Cuma, Ocak 09, 2009 2:57:00 AM  

hayır hiç kıskanmadım,hayır ya zorlamayın kıskanmadım :)

By Blogger Can Murat, at Cuma, Ocak 09, 2009 1:31:00 PM  

Şu nezaketen "Aç değiliz!" deme hikayesi çok hoşuma gitti. Sonrasında da öğrenip "Evet, açız" demek... Kendi deneyimlerim aklıma geldi, bolca güldüm. Yazının devamını heyecanla bekliyorum.
www.alimrachel.blogspot.com

By Blogger alimerginoglu, at Cuma, Ocak 09, 2009 3:00:00 PM  

Uzun kollular, montlarla başlayıp bir gün sonra kısa kollulara geçen enlemler arası güzel bir yolculuk. Eski insanlara güneye gitmek için önce epeyce bir kuzeye çıkıyorsun desen sanırım tuhaf tuhaf bakarlardı ama günümüzde çok normal. Devamını heyecanla bekliyoruz.
Çağlar
http://caglar.ca

By Blogger Çağlar, at Cuma, Ocak 09, 2009 5:56:00 PM  

harika bir gezi daha!...Bayramda ilk gün hariç diğer tüm günler sadece yattığımı(!)hatırlayıp kendimden utandım bi an.
Bloğu okumaya başladığımdan bu yana hayatım değişti!Bu adresi daha fazla geç olmadan bulabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.Ama keşke daha erken bulsaymışım...öyle ki tıp seçmediğime biraz pişmanım.(üniversiteye yeni başladım) :(

Misafirperverliğinizden ve hoş sohbetinizden faydalanmak için o sitelerden size ulaşıp yabancı biri taklidi yaparak evinizde misafir olmak bile aklımdan geçti(!)

Bence bu gibi durumların önüne geçebilmek için, bir sohbet-söyleşi düzenlemesiniz :).Çok güzel olurdu!...

bu arada ben de ilk otostopumu 16 yaşında 250 km giderek yaptım.sizin yolunuzdan ilerliyorumm :D

By Blogger ümit, at Cuma, Ocak 09, 2009 10:56:00 PM  

ne güzel! Bana da tanıdık gelen bazı sahneler vardı; gözümün önünde gayet net canlandı. Bu arada Orta Avrupada bu trenlere bilet olayına dikkat edelim; ben kek gibi 3 Euro'Luk yola bilet almadığımdan 50 Euro bayıldım en son. Hem de tüm muhabbet kurma denemelerime karşın, artık aşılanmıştı sanırım biletçi adam.
Can'ın hikayeleri ve fotoğraflarının da başlamasına sevindim, devamını bekliyorum.
Su linktekilere
de yeni rastladım, belki ilginizi çeker.Selamlar!
Barış

By Anonymous Barış@Istanbul, at Cumartesi, Ocak 10, 2009 3:07:00 PM  

Yarım kaldı tüh! Bence bu seyahat, hem yönü hem gidiş ekibi, hem konaklama biçimiyle baya farklı bir deneyim olmuş.

Artık Can'ın da gelmesi süper. mümkünse onun deneyimini öğrenmek de çok güzel olurdu. Nelere şaşırdı, nelere mutlu oldu, nerelerde çekingen davrandı, ne zamanlar huysuz davrandı vs.

Avrupa'daki trencilere seslenmek istiyorum: Bu trene bilet olayını özgür iradeye bırakmaktan vazgeçsinler. Her defasında çelişki yaşıyor insan, her defasında aynı şeyleri, ahlaki sorumluluk, para kaybı, daha çok para kaybı riski, kararı verdikten sonra da bileti aldıysan biletçinin sormasını, almadıysan sormamasını ümit etme ki kararının olumlu sonucunu görme beklentisi, gezeceğini göreceğini kursağında bırakıyor. Ben buna takılmaktan bıktım, akbil koyun düşürün biraz fiyatları, valla bıktım...

almanlar aç değiliz deyince yemek vermez, Hintliler de açım diyince 3 gun dedikodumu yapmışlardı, bunun için önerim gidilecek ülkeyle ilgili şu minik rehber kitaplardan edinmek: Culture Shock: A Survival Guide to Customs and Etiquette. Hatta bu seriyi Türkçe'ye çevirelim. Ama satmaz di mi? Sadece Türkçe'yle yola çıkan ve tursuz seyahat eden kaç kişi var ki?

Bekliyorum devamı heyecanla. Hırsızlık oldu mu?

By Blogger selma şevkli, at Cumartesi, Ocak 10, 2009 5:44:00 PM  

hocam, höh! diye kaldık, devamını hararetle bekleriz.
selamlar.

By Anonymous water, at Pazar, Ocak 11, 2009 12:09:00 AM  

devamı çabuk gelsin mümkünse. Balkonda üzerine oturduğunuz o şey varya onla kötü bi anım var fıtık olmama sebeptir:)
Tren bileti olayında hiç riske girmek istemem herhalde iyi cesaret.
Bu misafir etme olayı süper bişiy farklı kültürler deneyimi açısından. Gelin görün ki Türk insanına göre hiç değil. Hani gelen hırlımı çıkar hırsız mı:))) Bide evsahibinin canı çıkar ağırlayacam diye. Onlarda öyle bi dert yok yiyen yer yemeyen çarığına bakar misali.

Bi hintlinin evine misafir olmuştum içim dışıma çıktı sizide kutlarım hani :)

Süpersiniz seyahatlerinizi sıklaştırmanız hoşuma gider:)

By Blogger Aymen, at Pazar, Ocak 11, 2009 10:04:00 PM  

İkinci kadehten sonra açlık,sofuluğu bozmuş desenize.
Şaka bir yana demek atalarımız doğruyu söylemiş yemek buldun ye dayak buldun kaç:)
devamını heyecanla bekliyoruz, Ayrıca genç seyyahımıza seyahatlerinin devamını dileyerek ondan daha çok fotoğraflar yayınlayacağınızı ümitle bekliyoruz.
şimal-izmir

By Anonymous Adsız, at Pazartesi, Ocak 12, 2009 1:27:00 AM  

Bora bey; gerçek bir seyyahın nasıl olması gerektiğini sayenizde öğreniyorum. biz de kendimizce gezeriz ya sizin usulünüz ve yöntemlerinizin çoğundan habersiz olduğumu farkettim. Sağolun paylaştığınız bu güzel ve ufuk açıcı maceralar için...

By Blogger Basak, at Salı, Ocak 13, 2009 12:04:00 PM  

Çok keyifliymiş seyahat. Yeni şeyler öğrendim. Şu "Couchsurfing ve Hospitalityclub" işini denemek hoş olabilir (hem misafir hem de ev sahibi olarak). Biraz araştırayım belki size danışacağım konular olabilir.

By Blogger Alev, at Salı, Ocak 13, 2009 12:28:00 PM  

almanya'nın en iyi tarafı, oradan brezilya'ya uçmak herhalde:) heyecanla bekliyorum brezilya yazınızı.

can, ne uslu görünüyor:)çok da akıllı bakıyor babası. seyahate birlikte çıkılabilecek kadar büyümüş ve olgun bir arkadaş, yani:)

neşe hanım da çok zarif, çok hoş, çok uyumlu. ben mesela,öyle sanıyorum ki "pek aç değiliz," cümlesinden sonra öyle bir davranışla karşılaşsaydım asabım çok bozulurdu. ertesi sabah, türkler'ler almanlar arasında ki bu belirgin farkı evsahiplerine anlatmaya başlamış olurdum:)yemişim kültürlerarası farkı! bir çocuğun önünde makarna yiyorsan, bu insanlık suçu yahu.

neyse, pek seyahat yazısı yorumu olmadı bu:) biliyorsunuz, her yazınızı hayranlıkla okuyorum.

hepinize sevgiler. Can'a da öpücükler.

By Blogger endiseliperi, at Çarşamba, Ocak 14, 2009 12:53:00 PM  

Bora bey, haydin gayrı nerede kaldı filmin devamı? Bir hafta geçti üzerinden hala bekliyoruz cık cık cık..Hospitalityclub' a epeydir üyeyim..Misafir olmak için birkaç kişi mesaj atmıştı ama uygunsuz zamanlamalar sebebiyle ağırlayamadım onları.HC olayını bende denemek istiyorum, ancak evsahibine güven sorunu yaşanabilir mi diye bir tereddütüm de yok değil.

By Anonymous Adsız, at Cumartesi, Ocak 17, 2009 10:57:00 AM  

off süper gidiyordu yarım kaldı, devamını bekliyoruz hemennn....
sizin sayenizde konformist yaklaşımdan uzaklaşmaya başladık tatillerimizde.. ilk kez tursuz bir tatil de yaptık geçenlerde.. ama şimdi bir level daha çıktı, gidip yabancıların evinde konuk olmak...bunu yapabilirmiyiz bilmiyorum, size yetişmek zor, hatta imkansız...
canın da gitmesine bayıldık...onun deneyimlerini de çok merak ediyoruz..
sevgilerimizle
not: izmire ilk yolumuz düştüğünde bir kahve içimlik de olsa sizinl tanışmanın planlarını yapıyoruz, bilesiniz..:)
mehtap-koray-eren

By Blogger karamelize, at Cumartesi, Ocak 17, 2009 6:53:00 PM  

Sevgili B.B.keske haberimiz olsaydida bizlerde kalabilmis olsaydiniz,ne kadar sevinirdik!Yanliz Almanya da 40-50 kisiye yazdiginiz mesaji nerden bulup yazdiniz,yani e mail adreslerini merak ettim.Evet burda bizlerde bazen kacak biniyoruz Metroya,bazende icimize korku düsüyo!nedense?aliyoruz,herkes bunu yapar burda.Misafirpervelikleride aynen gördügünüz gibidir,ama ben bu milleti ne olursa olsun seviyorum,dürüstler,islerini iyi yapiyorlar,size güveniyorlar,takdir ediyorlar,kibarlar...Ülkelerindeki düzen öyleki hic kimse acliktan ölmez bu ülkede,herkese bakarlar,cokta dolandirilmisliklarida vardir bizler tarafindan!Tam zamaninda yakaladim gezi yazinizi,cesaretinizi bir kere daha takdir ediyor,ailenize sevgilerimizi yolluyoruz....SERPIL A.

By Anonymous Serpil, at Pazar, Ocak 18, 2009 6:43:00 PM  

"Couchsurfing"den gelen ilk misafirim olan Japon Nami'yi 6 haftadan fazla evimizde misafir ederek sitede rekor kırmış olmalıyım Hahah:P İlginç kişilerle tanıştım CS sayesinde ama kendim denemeye cesaret edemedim henüz... Buralara yolunuz düşerse sizi de ağırlamaktan keyif duyarız efendim :)

By Blogger sunthing, at Salı, Ocak 20, 2009 2:31:00 PM  

Yav doktorcuğum yayınlasana şu yazının devamını artık.Hergün bakmaktan bir hal oldum. Hem öbür blogada birşey yazmamışsın bugün CIK CIK CIK

By Anonymous Bir dost, at Salı, Ocak 20, 2009 9:46:00 PM  

Merhaba Bora bey, her iki blogunuzunda sıkı bir takipçisi olarak bir hatta iki sorum olacak; Bugüne kadar gezdiğiniz yerler arasında yaşamayı arzuladığınız bir yer oldu mu acaba? Eğer olduysa bu arzunuzu gerçekleştirmenize engel sebepler nelerdi?

By Anonymous Adsız, at Çarşamba, Ocak 21, 2009 8:08:00 PM  

siz müthiş bir insansınız, ne güzel geziyosunuz ailenizle. ben de gezerim bir çok insana göre ama keşke sizin gibi dünyayı gezebilsem. o kadar çok isterdim ki...

By Anonymous daydreamer, at Çarşamba, Mayıs 27, 2009 10:20:00 AM  

Post a Comment

06 Aralık, 2008

KIPRIS
(Lefkoşa,Girne, Karpaz, Gazimagosa ) Ekim2008


Memleketimizde izan boyutlarının dışında seyreden rakı fiyatları ve eldeki rakı stoğunun tükenmesi sonucu kafamda bir Kıbrıs gezisi planı oluştu.
Şaka şaka...
Yaz başında Neşe Pegasus Hava yollarının sitesinde gezerken Sonbahar için gidiş 9 dönüş 19 liralık Kıbrıs biletleri bulunca gidelim mi dedi, gidelim dedim ve biletleri aldık.

İlk defa bu kadar uzun vadeli plan yaptığımızdan bir aksaklık yaşar mıyız diye korktuk ama korktuğumuz başımıza gelmedi, Ekim ayında bir haftasonu, nefis bir havada ilk defa gittiğimiz Kıbrıs’ta çok da güzel üç gün geçirdik.

Yumurta kapıya gelince internette yaptığım aramalarda Kıbrıs’la ilgili hiç hoş şeyler okumadım, Anladığım kadarıyla kıbrıslılar türkleri sevmiyormuş, ada çok çorakmış, hiç plaj yokmuş, kıyılar hep kayalıkmış, büyük yeni rakı 11 liraymış onun dışında
sebze meyve herşey çok pahalıymış, trafik soldan akıyormuş, kıbrıslılar türkleri hiç sevmiyorlarmış, kıbrıslılar türkleri hiç sevmiyorlarmış.
Yeni açılan İzmir Dış Hatlar Terminalini ilk kez kullandık, pek şık olmuş, epeyce uçuş da vardı.
Kıbrıs’a giderken kimlik ya da pasaportla çıkış yapmak mümkün. Farkı var mı diye sordum polise,”Pasaportla çıkarsanız çıkış harcı yatırmanız lazım” dedi. Sadece uzun süre kalacakların pasaportla çıkması gerekiyormuş. Pasaportun arka sayfasına benzeyen yırtık bir fotokopiyi doldurup, damgalatıp çıktık.
Sevgili İşbankası da Milenyum Lounge'unu açmış, İstanbul’dakinden farklı olarak burası self servis, olanca yabanci içki, çerez, pasta vs ortada duruyor, dilediğin kadar yiyip içebiliyorsun.
Üstelik İstanbul’da çekinle uçağa biniş arasında en fazla yarım saat geçirebilirken, burada havaalanı nispeten küçük olduğundan çekin de erken yapıldığından uçuşa 10 dk kalana kadar 1-1,5 saat yararlanmak mümkün.
1,5 saatlik uçuşla 22 30’da Ercan Havaalanına indik.
Daha önce mailleşerek rezervasyon yaptırdığımız Sun Rent a car servisinin elemanı havaalanındaki büroda bizi bekliyordu. Araba kiraları 60 lira/gün civarında. Biz üç gün için 2007 model Opel Corsaya 150 lira ödedik (Biraz daha ucuz Panda ve Getz’de vardı), ayrıca depoya 25 liralık da benzin koyup parasını alıyorlarmış. (Benzinin litresi 2 lira idi)
0
Görevli sözleşmeyi doldururken sabit radarlara dikkat etmemizi sınırı aşanlara ciddi cezalar yazıldığını ve kutular geç açıldığı için bir daha Kıbrıs’a girerken tahsil edildiğini söyledi.
“Sabit radar olduğunu nasıl anlıycaz?” dedim
“Yol kenarında tabelalar oluyor, kaçla gidileceği yazıyor, emniyet kemerini de sakın unutmayın asla affetmezler” dedi.

Polisler hakkında 3 çoğul şahısla konuşunca nereli olduğunu sordum, Antakya’lıymış
Arabaya bindik, direksiyon sağda, vites ve trafik solda. Hindistan’da falan soldan trafikte motorsiklet kullanmıştım ama otomobili ilk kez deniyordum. İnsana herşey ters geliyor, havaalanından çıkıp çift şeritli yolda soldan soldan yavaş yavaş gitmeye başladık. Niyetimiz Girne’ye gitmekti ama Tabelalarda Lefkoşa’dan başka bir yer yazmıyordu. Ben havaalanının Lefkoşa ile Girne arasında olduğunu sandığımdan ters yöne gidiyoruz dedim, gece karanlığında epeyce gittikten sonra bir benzin istasyonuna girip sorduk, Girne Lefkoşa’dan sonraymış, bir dağ yolu bir de çift şeritli yol varmış, havaalanına 44, Lefkoşaya 27 kilometreymiş. Ben sağdaki direksiyona hala alışamadığımdan, ve sevgili İşbankası’nın etkisi ile uykum da geldiğinden Lefkoşa’da kalalım dedim. Neşe bir seyahat acentasının sayfasında Lefkoşa’da iki eski ve lüks otel dışında kalacak yer olmadığını okuduğundan itiraz etti ama ben mutlaka başka otel ve pansiyonlar olacağını söyleyerek geceyarısı şehir merkezine girdim.

Etraftaki tek tük kişiye sorarak bir iki pansiyon bulduk, ilki Altun Pansiyon 50 liraya çok vasat bir oda gösterdi, Saray otelinin karşısındaki sokakta sistemli Pansiyon eski bir binada, nispeten temiz televizyonlu odalar 60 liraymış.
Pazarlıkla 50 liraya yerleştik. Kayıt yapılırken “Ne demek sistemli Pansiyon?” dedim
“Aslında orada ‘otel sistemli pansiyon’ yazıyordu, belediye otel kelimesini sildirtince öyle oldu” dedi.
Sabah 9 da, gece arabayı önüne bıraktığımız kapalı ve bakımsız kepengin açılıp mobilya mağazası olduğunu gördük. Grand tuvalet tiril tiril giyinmiş 70 yaşlarındaki Kıbrıslı mağaza sahibi mobilya yükleyemediklerinden şikayet edince özür dileyip arabayı başka bir sokağa çektik, kent merkezinde yürüyerek bir tur attık. Eski ve güzel binalarla değişik bir havası var. İnsanlar gayet yardımcıydı.
Kahvaltı için Neşe’ye söz verdiğim gibi Girne Limanına gitmek için Lefkoşa’dan çıkarken sağda barbarlık müzesi diye bir tabela gördüm. Neymiş diye sokağa girdik, tek katlı , bahçeli, evlerin sokağa taşan begonvillerin arasından geçip arabayı parkettik, girişin ücretsiz olduğu müzeyi ziyaret ettik. Burası 1963 yılında kanlı noel katliamının yaşandığı, karısı ve üç çocuğu banyoda öldürülen askeri doktor Nihat İlhan’ın eviymiş. Evin arka tarafında katliamın yaşandığı banyo ve tuvalet olduğu gibi korunmuş,
duvarlarda o günlere ait gazete küpürleri, fotoğraflar, tanıkların anlatımları vs var. Soldaki son odayı görünce Can'ı uzak tuttuk, zira odanın duvarları rum çetecilerce katledilmiş türk köylülerinin ceset fotoğraflarıyla doluydu.
Moralimiz bozulmuş şekilde Lefkoşa'dan ayrılıp 27 kilometre sonra Girne'ye girdik ve buradaki Simit Dünyası'nda Kıbrıs’taki fiyatlar hakkında ilk dersimizi aldık. Allah için Girne limanının en mostralık köşelerinden birine yerleşmişler ama Türkiye’de 5-6 lira tutacak alışverişimiz 21 lira tuttu. Son derece kötü 1 liralık börekler 4 liraymış. Kahvaltı için bir gazete almaya gazeteciye gittim. Hafta içi 35 kuruşa satılan Hürriyet 1 liraymış, o gazetelerin dergilerin üzerinde yazan KKTC’de 1 lira lafı gerçekmiş! Hürriyet’in 1 lira etmeyeceğin düşündüğümden tekrar Simit Dünyası’na dönüp tabloid Kıbrıs gazetesini okudum, iyi de etmişim.

Gazetedeki yazılar sanki Kıbrıs lehçesiyle yazılmış, devrik cümleler, garip bir cümle yapısı. Kıbrıs’ta pek olay da olmuyor olacak ki basit hafif yaralanmalı bir trafik kazasına tam sayfa ayırmışlar, çarpışan arabalar hangi göbeği dönüyorlarmış, nasıl çarpışmışlar, kazadan sonra nasıl konuşmalar geçmiş, hangi hastaneye gidip nasıl tedavi olmuşlar ayrıntılı bir şekilde anlatılmış.

Bir de bizim Türkiye’de başlığını bile okumadığımız Talat’ın ve rum liderlerin sade suya tirit demeçleri bol bol yer almış.
Kahvaltıdan sonra limanı kaleye dek şöyle bir turaladık, son derece sıcak, güzel, sessiz bir kent. Ahali kordonda uzun kamışlarla balık tutuyor, tuttukları kara bir balık. Herkesin yanında kovada poşette bulamaç halinde ekmek, pilav, akşamdan kalan yemek ne varsa arada denize bir avuç fırlatıp balıkları yemliyorlar.
Oltaya da ekmek takıyorlarmış.
Korsan gemisi gibi bir sürü tekne vardı, tur tekneleriydi herhalde.


Henüz kalacak yer ayarlamadığımızdan fazla oyalanmadan bir otel bakalım dedik. Niyetimiz altımızda araba varken üç gün içinde adanın mümkün mertebe her köşesini gezmek.(nitekim 500 kilometre yaptık)

Okuduklarımdan pek kimsenin gitmediği ve yazmadığı Karpaz yarımadası sanki bize daha uygun bir yer gibi geldi, Önce Girne’nin batısındaki Alsancak denen plajların ve ucuz otellerin yer aldığı bölgeye gidelim, orası hakkında bir fikir edindikten sonra Karpaz’a gidelim, beğenmezsek ya da kalacak yer bulamazsak yine döneriz dedik.

Girne’den çıktıktan sonra iki şeritli sahil yolunda kalabalık trafik içinde 5-6 kilometre gittik. Sahilde sadece Yasmin Court gibi magazin programlarında İbrahim Tatlıses, Seda Sayan, Mali Erbil gibi meşhurların program yaptığını izlediğimiz otel, ve benzerlerini gördük.

Yolun sağında güzel bir plaj ve bina görünce sola çektim, bina barmış. Yola devam edip başka bir beach clubda çalışan bir çocukla konuştuk, “Sahilde 4 yıldızın altında otel bulamazsınız, hükumetin politikası böyle” dedi. Sahil de bir iki plaj dışında tatsız ve kirli gözüküyordu, geri dönmeye karar verdik , o sırada aklıma geldi “çıkartma plajı neresi? diye sordum, meğer demin bakıp beğendiğim yol üzerindeki anıtın hemen altına düşen nefis plajmış.
Dönüşte tekrar sola çektim, plajı uzun uzun seyrettim. Çıkartma ile ilgili kitaplarda sık sık anıldığı şekliyle, aynen çıkarmadan bir gün önceki gibi İngiliz turistler güneşlenip denize giriyorlardı.
Plaja arkamı dönünce sahili boydan boya kaplayan Beşparmak Dağları bütün ufku kapladı. Askerlerimizin o ufacık plajdan, karşı muhkim tepelerden açılan ateşe karşı nasıl çıkabildiklerine şaştım.


Plajın hemen üzerinde yer alan Karaoğlanoğlu Şehitliği’ni gezdim.
Önce şehitliğin adı Ecevit’in lakabından geliyor sandım ama Albay İbrahim Karaoğlanoğlu savaşta şehit olan en yüksek rütbeli subayımızmış.
Mezar taşları rütbeye göre dizilmiş, en başta O’nunki var.

Şehitlik fena değildi ama taşlarda sadece şehitlerin adları ve “Ölüm tarihi: 1974” yazması beni hayal kırıklığına uğrattı.
Şehitlikte de adanın her yerinde olduğu gibi Türk ve KKTC bayrakları yanyana dalgalanıyordu. Kıbrıs insanda sürekli kafa karışıklığı yaratıyor, gelmeden önce buranın Türkiye’den farkının olmadığını düşünüyordum. Zaten bu nedenle ‘anakaradan farkı olmayan yere gitmek için niye o kadar masraf edelim’ diye düşünüp bunca yıldır gitmemiştim ( Aslında bir kez; 1992 yılında, otostopla Taşucu’ndan geçerken, feribota kaçak binmeye çalışırken yakalanmış, ancak duty freeden rakı almaya muvafak olmuştum)
Geldikten sonra pasaport kontrolleri, polislerin farklı üniformaları,

trafiğin soldan akması, değişik kurallar, fiyatlar, aksanlar derken buranın basbayağı başka bir ülke olduğunu hissettim. Bu nedenle her KKTC bayrağının yanında bizim bayrağı da gördüğümde şaşırdım desem yeri var. (Ara sokaklardaki KKTC bayraklarını ilk anda hastane sanmam da cabası)
Girne’yi pas geçip sahili takip eden yoldan Karpaz Yarımadasına (Kıbrıs’ın sivri ucuna) doğru geçtik. Yol önce Kuzey’deki sahili takip etti, sonra Güney’e inip tekrar Kuzeye çıktı. Adanın daralan ucuna ilerledikçe Kuzey’den Güney’e geçmek iyice kolaylaştı, çevre iyice tenhalaştı. Yol yer yer inşaatlar dışında tek şeritli asfalt, tek tük araba geçiyor.
Tatlısu’da sahilde Belediye’nin işlettiği tesislerde durduk. Daha ilerde kalacak yer bulamazsak diye sahildeki bungalowları sorduk. En ucuz tip bungalowda oda kahvaltı hafta içi 80, haftasonu 90 liraymış. Denizin hemen üstünde yer alan restoran neredeyse doluydu. Bu kadar insanın ıssız yollardan geçerek buraya kadar 40 kilometre gelmelerine şaştım. Yemek fiyatlarını sordum, çupra 17, kupa(gopez)12 liraymış.

Girnede de farkettiğim gibi burada yiyecek fiyatları şapka uçuracak kadar pahalı, ancak tek sıcak olarak verilen fiyatlar genelde salata pomfrit, ve üç beş meze tabağını da içeren bir paketin fiyatı oluyor. Örneğin tavuk şiş 20 lira, ama yanında 5-6 çeşit zeytinyağlı meze bedava (Kıbrıslılar “beleş” diyor).
Yola devam ettik , sahilde otel sorduğumuz köylülerin tavsiye ettiği Yeni Erenköy’e geldik. Yol üzerinde tabelasını gördüğümüz ilk otele girdim. Begonvillerle bezenmiş girişten güzel bir bahçeye girdik. Çok kıt Türkçe bilen yaşlı otel sahibi gecelik oda kahvaltının 30 pound , ancak otelin dolu olduğunu söyledi.
Sahildeki diğer otelleri tavsiye etti.
Köy merkezini geçip 3-4 kilometre gittikten sonra Malibu Otel’e geldik. Lüks görünümlü lobiye girdim, seslendim seslendim, kimse çıkmadı. Sesleri takip edip merdivenlerden plajın üstündeki restorana indim, servis yapan garsona otele kimin baktığını sordum. “Ben bakıyorum” dedi.
Yarım pansiyon 140 liraymış, akşam yemeği alakartmış.

Garsona kanım kaynadı, bir de aklıma arkadaşım Çağlar’ın İzmir’de bilgisayar alırken fazla ince eleyip sık dokumamama bakıp “Abi zaten çok araştırma yapanın en sonunda kafası karışır, gider en kötü seçeneği tercih eder” demesi geldi, diğer tavsiye edilen otellere bakmadan kalmaya karar verdim. Odaya yerleşip sabahtan beri sabırsızlandığımız denize girmek için otelin plajına indik.
Plaj iri taneli kumlu, asude nefis bir yer. 5-6 yaşlı ingiliz şezlonglarda uyukluyor, 3-4’ü de restoranda bira şişelerini boşaltıyorlardı. Etrafta başka kimse yoktu, zaten söylediklerine göre Karpaz’a yazın Kıbrıslı türkler, kışın ingilizlerden başka kimse gelmiyormuş. Yol boyunca pek çok yazlık site villa inşaatının reklam panolarında da 40-50 bin sterline satılık yazlıkların ilanları vardı. Zaten plajda uyuklayan ve restoranda bira içen ingilizler de otel müşterisi değil evlerinden günübirlik gelen kişilerdi, garsonla şakalaşmalarından sık sık geldikleri de belliydi.
Saat 4 olduğundan aceleyle denize koştuk.

Ben bir saat kadar yüzdüm. Denizin rengi Türkiye kıyılarından değişik bir turkuaz tonuydu ve çok berraktı.

10 metreden derin yerlerde dip gayet net seçilebiliyordu. Daha önce Çiftlik plajında görüp de tanıyamadığım tropik balıklardan bu kez çubuk gibi olanlarından gördüm.

Akşamüstü odanın plajın hemen üstündeki balkonunda güneşi batırıp restorana indik.

Aynı zamanda hem resepsiyonst, hem şef, hem garson, hem de aşçı olan Hamit
"Ne pişireyim size?" diye sordu.
Ben şefin tavsiyesi palamut istedim, Neşe de gelmeden önce adını çok duyduğumuz şeftali kebabından istedi. Sofraya önce 8-10 meze geldi. Bir de rakı söyledik, elinde sadece Yeşil Efe varmış, mecburen onu içtik. Hamit’in iddiasına göre direr bütün rakılar sahteymiş (Türkiye’dekinden farklıymış), ama bir bu Yeşil Efe Türkiye’dekiyle aynıymış. Aslında kendisi hiç içki kullanmazmış, ancak personel gecelerinde yılda bir kez viski içermiş.
Rakı meselesi müşterilerden duyduğu kadarıyla böyleymiş.

Mezeler güzeldi, palamut ızgaralar nefisti( palamutu bu sabah kilosu altı liradan almış, yerli palamutmuş ama boğaz palamutu gibi lezzetliydi, bazıları oldukça küçüktü) Kıbrıs’ta balık durumunu sordum. En çok kupa(gopez) varmış. Kefali kimse yemezmiş, barbun çok pahalıymış, zaten pek bulunmuyormuş. Kıbrısta olmayan balıklar, Lüfer falan, Girne’deki restoranlara İstanbul’dan uçakla günlük geliyormuş. Şeftali Kebabı periton zarına (gömlek) sarılı bildiğin köfteymiş, kızarınca dışındaki yağ turuncu renk aldığından bu ad veriliyormuş, o da lezzetliydi.

Neşe Can’ı yatırmak için odaya çıkınca biz de Hamit’le epey sohbet ettik. Hafif bir Kıbrıs aksanı olmasına karşın Kıbrıslılar’dan üçüncü şahıs olarak söz edince nereli olduğunu sordum. “Karadenizliyim” dedi
Trabzon Araklı’danmış, ama esas ataları Erzincanlı’ymış. Fatih SultanMehmet Trabzon’u fethedince Erzincan’dan Trabzon’a göç etmişler. Babası 1975 te savaştan hemen sonra gönüllü göç edenlere katılarak adaya gelmiş, Hamit o sırada 5 yaşındaymış. Yolculuk hakkında sadece onları adaya getiren Yeşil Ada gemisinin lumbozlarına çarpan dalgaları hayal meyal hatırlıyormuş.
Yeşil Ada hala Magusa limanına bağlı faal bir gemiymiş. O zaman babasına rumların terk ettiği bir ev ve 40 dönüm arazi vermişler. Şimdi 6 kardeş o araziyi 7 şer dönüm olarak paylaşmışlar. Ayrıca 10 yıl kadar önce sahipsiz bir ev bulup gerekli şartlara sahipsen o evi almana olanak sağlayan yasaya dayanarak, köyün dışında bulduğu bir Rum evine talip olmuş ve devlet o evi küçük bir ücret karşılığında Hamit’e vermiş.

Ayrıca evin etrafındaki sahipsiz araziyi de 10 yıllığına cüzi bir kira ile devletten kiralamış, biz süre sonra o arazi de kendisinin olacakmış.
Rumlar şimdi mahkeme açıp evleri geri istiyorlar, seninkini de isterlerse ne olacak?diye sordum
“Devlet bana sattı, ev benim, onlara tazminatı devlet ödeycek” dedi.
Uzun yıllar Girne’deki restoranlarda garsonluk yaptıktan sonra köyüne yakın olduğundan daha az para vermelerine karşın bu otelin teklifini kabul etmiş. Yazın 1400 lira şimdi sezon dışı diye 1200 lira alıyormuş, zaten Kıbrıs’ta asgari ücret de 1195 liraymış.

Girne’deyken evine iki haftada bir, iki gün gelebiliyormuş, şimdiyse 3 bin lirayaaldığı reno flaş ile her akşam köydeki evine gidip yatıyormuş. Hanımı da karadeniz kökenli KKTC vatandaşıymış, beş de kızı varmış.
“Adada hala rum var mı?” diye sordum
“Bizim köyde 70 hane var, ama Erenköy’de hiç yok; varmış da bu Erenköylüler biraz hırçın, savaştan sonra her akşam baskın baskın, en sonunda kaçırmışlar buradaki rumları. Bizim köy daha çok Türkiye’den gelenler, daha mülayim, hiç sorun yok aramızda gidip geliriz, sohbet ederiz, ama rumlar eskiden de hep böyleymiş , arkalarını kuvvetli hissederlerse gene huzursuzluk çıkarabilirler. Eskiler anlatıyor, dün beraber sohbet ettiği komşusu ertesi gün boğazını kesmeye kalkmış” dedi

Rum tarafına hiç geçip geçmediğini sordum, geçemezmiş. Rum tarafına sadece savaştan önceki cumhuriyetin vatandaşları geçebiliyormuş. Sınırda eski kayıtlara bakıp ona göre geçiriyorlarmış. Peki adada doğan kızın , o da mı geçemiyor?” dedim
“O da geçemiyor, babası türk diye” dedi
Bu rumlardan alınan yerlere göç etmek sizin ailenin genlerinde var herhalde, şimdi Girit de bize geçse, adaya yerleşecek adam arasalar gider misin?” dedim
“Giderim tabi şahane ada, niye gitmeyeyim!”dedi.
Sabah yüzdükten sonra denize karşı güzel bir kahvaltı yaptık.
Hamit akşam meze olarak bolca verdiği, ve hepsini tükettiğimiz kekikli sarımsaklı Mardin zeytini gibi ufacık kırma zeytinlerden bir büyük tabak daha verdi, yine hepsini bitirdik. Niyetimiz bu son günümüzde hem Karpaz yarımadasını hem Gazi Magosa’yı dolaşmak olduğundan fazla oyalanmadan otelden çıktık.

Ayrılırken çaışkanlığı samimiyeti ve dürüstlüğünden çok etkilendiğim Hamit’e hayatımda verdiğim tüm bahşişlerin toplamın kadar bir bahşiş vermek istedim, ama özellikle ona vermek istediğimden bahşiş kutusuna atmadım eline verdim. Kibarca teşekkür edip dürüstlüğünü yine gösterdi, parayı kutuya attı.
YeniErenköyü terk etikten sonra hemen çocukkken haberlerden adının Dik karpaz olduğunu sandığımız Dip karpaz köyüne vardık.
Burası Ayvalık Cunda havasında ufarak bir köycük. Meydanında kocaman beyaz bir tapınak ve Aynı Cunda’daki kahveye benzeyen eski, tarihe tanıklık ettiği belli bir kahve var.

Kıbrısta her yerde gördüğümüz gibi burada da insanlar gevşek gevşek oturup kahve içiyorlar, sohbet ediyorlar

(Kıbrıs’ta kahve fiyatı da Türkiye’ye oranla ucuz. Çayın 1 liraya satıldığı yerlerde Türk kahvesi 1,5 lira)

Meydandaki Kırboğa ucuzluk bakkaliyesinden biraz meyve ve su alıp yarımadanın sivri ucuna doğru devam ettik. . Karpaz yarımadası Kıbrıs’ın geri kalanı gibi çorak, arada tek tük zeytin ağaçlarının görüntüyü tekdüzelikten kurtardığı geniş bozkırlar içeriyor. Yolda bir tarlanın kıyısında eşekleriyle oynayan iki çocuk dışında kimseyi görmedik.

Yol Güney sahiline indikten sonra oteller başladı. Buradaki oteller daha ziyade bungalov şeklinde. Sahilde ilk gördüğümüze girip baktık, çorak bir deniz kıyısında denize bakan tarafı açık merdivenli ahşap kulübelerin geceliği 70 liraymış.
Yemekler de yanındaki restorandan yenecek ama fiyatlar uçuk. Izgaralar 20-25 lira. Yola biraz daha devam ettikten sonra adını çok duyduğumuz Altın Kumsal’a vardık. Gerçekten meşhur olduğu kadar varmış,neredeyse İztuzu kadar, belki daha büyük ve güzel bir plaj. Bu fotoğraf çok uzaktan çekildiğinden büyüklüğü pek anlaşılamıyor.
Sabah otelde epey yüzdüğümüzden plaja inmedik yukardaki bir kafeden seyrettik.

Sonra da bir tabelayı takip ederek sahildeki Hasan’s Turtle beach kampına gittik.

Kamp Tayland havasında kumsala sıfır bungalovlardan ve çadır yerlerinden oluşuyor. Gecelik bungalow ücreti oda kahvaltı 60 liraymış. Restorandaki fiyatlar yine dudak uçuklatacak kadar yüksekti, ama bunlara da ücretsiz mezeler dahilmiş.

Kamp otobüsün geçtiği yoldan epey içerde, arabasız gelirsen sırt çantasıyla yürümek zor olacak gibi ama kamp sahibi Hasan’ın söylediğine göre haber verirsen benzin parasına Ercan havaalanında karşılayıp kampa kadar getiriyorlarmış (yanılmıyorsam benzin parası 120 lira tutuyormuş, sahiden de 2 saatlik yol)

Sezon sonu diye kimse yoktu ama değişik güzel bir yerdi. Biz bungalovlardan denize en yakın ve diğerlerine en uzak birini bir dahaki gelişimiz için gözümüze kestirdik, gelmeden önce arayıp ayırtmak için numarasına baktık (9). (Hasan'ın telefonu:00 90 533 8641063)
Tekrar yola çıkıp Karpaz Yarımadasının en ucundaki Aposotolos Andreas manastırına doğru yola koyulduk. Yolda Tekos place diye daha düzgün, tuvaletli, banyolu falan bungalovları olan bir kamping daha vardı.

Bize odaları gezdiren işçi kadına nereli olduğunu sordum, Uşak’lıymış, bir yıldır burada çalışıyormuş, maaş fena değilmiş ama vatandaşlık olmayınca asgari ücret de olmuyormuş, çünkü yabancılar için daha fazla vergi ödeniyormuş.
Vatandaşlık da daha önce 5 yıl ikamette verilirken şimdi 10 yıla çıkmış, nereye gideceği de belli değilmiş. Buradaki bungalovlar 80 liraydı ama plajın kalitesi daha düşüktü.

Otelin kartını istedim kasadaki çocuk bir kağıda mailini yazdı verdi: duygusalcocuk@live.com
Git git en sonunda Dipkarpaz milli parkına geldik.

Burası eşekleri koruma alanıymış, meşhur eşekler serbestçe geziniyormuş. Parkın içinde yol genişçe bir alanda sonlanıyor, burada belediyenin işlettiği bir otel, manastır ve bir takım devlet daireleri var.

Daha ilerde sadece yarımadanın en ucunda yer alan bir nöbet kulübesi varmış, oraya araba yolu da bozukmuş, gitmedik, meydana bakan otele girdik. Oteli bize gezdiren hamile hanım Bursa’dan buraya göçmüş gelmiş. Çok memnunmuş, sakinliği sevenler için ideal bir yermiş.

Otel biraz eskiydi ama yemek yenen terasları fena değildi, iki kişi yarım pansiyon 120 liraymış. Önce manastırı çevreleyen tarihi binaları gezdik, burası hristiyanlar için hac yeri gibi bir şey olsa gerek,

otobüslerle gelmiş pek çok Doğu Avrupa’lı Ortodoks başlarını örtüp kiliseyi ziyaret ediyor, mum dikip, ikonaları resimleri öpüyorlardı.

Manastırın çevresindeki harap tek katlı binlar sanki daha önceden pansiyon olarak kullanılmak için yapılmıştı oda kapılarında numaralar vardı ama kapılar kilitliydi.

Yabancı bir vakıf binalardan birini restore etmiş ama orası da kilitliydi.

Manstırın çıkışında turistik eşya Pazar yerinde Doğu illerimizden gelmiş gençler hediyelik Kıbrıs tepsilerinin yanı sıra oyuncak kalaşnikoflar satıyorlardı. Kiliseyi gezdikten sonra hızla geldiğimiz yollardan geri dönüp Magosa yoluna saptık.
Saat 3 gibi Magusa’ya vardık. Önce sora sora garson Hamit’in mutlaka görün dediği Maraş’a gittik. Hamit terkedilmiş mahallenin gezilebildiğini çok etkileyici olduğunu söylemişti.
O’na güvenerek yasak şehirn kapısındaki askeri kontrol noktasına gittim, Maraş’ı gezmek istiyoruz dedim. Kapıdaki barikatta bekleyen er :
“Askeri kimliğiniz var mı?” dedi
“Yok” dedim doğal olarak
“Askeri kimliğiniz yok, olsa da sakalınız uygun değil giremezsiniz” dedi
Biraz ısrar ettim, Burhan Altıntop misali ‘Bir bakıp çıksak hacı’ dedim, baktım olacak gibi birşey değil, arabayı parkedip etrafa göz attım. Oradaki bir tabeladan anladığım kadarıyla içerde, hemen girişte bir orduevi varmış, sadece oraya kadar girilebiliyormuş, giren araçların orduevinden başka yerde durması falan zinhar yasakmış. Hamit bizi fena kandırdın dedim içimden. Döndük, Magosa kalesinin girişini bulup arabayı içeri parkettik, yürüyerek araç girmeyen eski şehre girdik.

Çok değişik havası olan bir kentmiş Gazimağusa.

Çok düzenli temiz sokaklar turistik bir çarşı, avrupai bir meydana çıkan dar sokaklar, meydanda tarihi kalıntılar, kocaman bir kilise/camii,

bir nev’i Ayasofya, ama şekilsiz Ayasofya.

Görkemli barok binann simetrisini bozarak kulelerden birine minare dikmişler, kapıya da dandirikten bir tabela asmışlar, adı yazıyor: Lala Mustafa Paşa Camii’ymiş.
Neşe” Bir şu adamların iptidai şartlarda yaptığı binaya bak, bir de bizim yüzyıllar sonraki teknolojimizle kapıya reva gördüğümğüz tabelaya, herşeyi anlatıyor” dedi.

Caminin yanından yürüyüp daha önce adını duyduğumuz Bandabulya çarşısına girdik, eskiden hal gibi bir yermiş,
kendine has bir havası varmış, şimdi restore etmişler, lüks hediyelikçiler, ortada kafe falan var, son derece karaktersiz bir yer olmuş, sanırım bu nedenle içerde tek kişi de yoktu, ama sokaklardaki kafeler doluydu.

Magusa üniversitelerin bulunduğu kent olduğundan genç nüfus yoğun, şehir merkezi cıvıl cıvıldı. Biz daha Girne’ye dönüp otel bulacağımızdan üstelik yolları da bilmediğimizden karanlığa kalmamak için fazla oyalanmadan arabaya döndük. Kaleden nasıl çıkacağımızı sorduğumuz külüstür Broadway’li gençler bizi şehir çıkışına kadar götürdüler, Girne yoluna revan olduk.

Girne girişinde bir market gördük, biraz alışveriş (rakı viski) yaptık. Girne merkezine daracık tek şeritli bir yoldan giriliyor, epey bekledikten sonra bir ara sokağa parkedip otel bakmaya başladık.
Arka sokaklardaki oteller 50 liraydı ama içimize pek sinmedi. Yürü yürü arka sokaklardan birinde Atlantis oteli bulduk, diğerlerine göre daha iyiydi, üstelik biz arka sokaktan girdiğimizden farketmemişiz ama lebi derya, liman manzaralıymış.

80 liraya anlaştık, komiyle beraber arabayı almaya gittik. Ankara Beypazar’lı komi de vatandaşlık alamadığından şikayetçiyid. Onun tarifiyle parkettiğim sokaktan çıktık , bir de baktım beni Girne’nin girişine çıkarmış. “Sen ne yaptın şimdi bir daha aynı trafikte bir saat bekleyeceğiz , başka yol yok mu?“dedim.
“Şöförlüğünüze güveniyorsanız bir yol var ama biraz dar herkes geçemiyor” dedi
Full güvenle: “Araba sığıyorsa geçerim” dedim.
Tarifine göre daracık ara sokaklardan başarıyla dolaştık, ben geçtiğimiz yerlerden bahsediyor sanıyordum.

Git git bir köşeye geldik, “İşte burası, geçebilecek misiniz?” dedi. Geçemesek ne olacak, o dar sokaklardan geri geri gitmek daha zor ama baktım baktım “Burdan araba geçmez!” dedim. Beypazarlı
“Geçiyorlar” dedi.
Tekrar ölçtüm biçtim, araba daha geniş geldi, bu sırada oradan geçen bir genç de “Geçer geçer, geçiyor dümdüz yürüyün” deyince aynaları kapatıp dar geçite girdim, mucizevi bir şekilde geçtik. Kapıyı açamadığımdan geçidin fotoğrafını çekemedim.

Otele yerleştikten sonra hemen, iki gün önce çok hoşumuza giden aşağıdaki limana indik, restoranlar oldukça doluydu. Genelde kişi başı set menüler vardı. Saat geç olduğundan ve yorulduğumuzdan, fazla dolaşmadan Sudan’lı sempatik garsonun tavırlarına tav olup 10-12 çeşit meze + ana sıcak, kişi başı 25 lira olan birine oturduk. Önce sahilde deniz kıyısındaki masalardaydık ama denizden gelen feci lağım kokusunu duyunca kara tarafına geçtik.
Bakkallarda büyük rakı 11 lira ama restoranlarda ufak rakı 25 liraya satılıyor. Bu oturduğumuz iyicene insafsızmış ufak rakıya 35 dedi, 30’da anlaştık. Restoranın sahipleri de yanımızdaki masada oturan bir karı kocaymış, ama nasıl meymenetsiz insanlardı. Aralarındaki konuşmalara ister istemez kulak misafiri olduk, sanki Jan Valjean’ın Cosette’i emanet ettiği hancı Thénardier çifti canlanmış karşımızdaydı. Adam ikide bir kalkıp yoldan geçen turistleri masaya oturtmaya çalışıyordu, beceremeyince gelip karısına, garsonlara, talihine her şeye kızıyordu.
Siparişlerimiz geldiğinden kalkamadık da keyfimizi kaçırmadan güzelce yedik içtik, yemekler fena değildi. (80)

Can trafiğe kapalı limanda epeyce koştu oynadı.
Denizden gelen koku o kadar fenaydı ki ben bir daha Girne'ye gelmem dedim ama kalktıktan sonra diğer restoranların yanından yürürken dehşetle farkettik ki sadece bizim oturduğumuz restoranın altındaki kanal tıkandığından koku sınırlı bir alandaymış, belediyenin gelip arızayı düzeltmesini bekliyorlarmış. Biz ilk beğendiğimiz yere oturduğumuzdan bunu anlamamışız. Çağlar'ın çok araştıran yanılır teorisi burada çuvallamış.
Sabah Neşe ile sırayla çıkıp Girne’nin tenha sokaklarını dolaştık. Pazar sabahı ortalıkta sadece yaşlılar vardı, ben bir iki fotoğraf çektim. Tam güzel bir şapel fotoğrafı çekiyordum ki sigara içen bir arkadaş geldi kadraja girdi, bir de poz verdi.
Açık bir marketten dayanamayıp 3şişe daha rakı aldım. Merketçi döviz kurundaki yükselişle bilikte duty free'deki rakıların daha pahalıya geldiğini söyledi, gerçekten de haklıymış. (Büyük yeni rakı 11,5 lira)
Otelde kahvaltıdan sonra 10:30 gibi öğlen saatindeki Lefkoşa Ercan’dan kalkacak uçağımızı yakalamak için yola koyulduk.

Havaalanında kapıda bizi bekleyen bir adam arabayı teslim aldı sağına soluna baktı, iyi yolculuklar diledi.

Uçak boştu, iki cam kenarını birden işgal ettik.

Uçaktan Kıbrıs çok güzel görünüyordu, karpazın tamamını gördük, hatta ortada bir noktada hem Anadolu hem Kıbrıs aynı anda penceremizden görünüyordu ama kadraja girmiyordu.

İzmir dış hatlar terminalinin gümrük çıkışında daha önce hep duyup da hiç rastlamadığım bir uygulamayla karşılaştık: Bütün çantaları x-rayden geçiriyorlardı. Bizim bagajlar cephanelik gibiydi ama şişeler çantalara eşit dağıtıldığından çok dikkat çekmedi, nasıl olduysa sorunsuz havaalanından çıktık.

Saat daha 13:30 olduğundan Pazar günü daha bitmedi diyerek önce semt pazarına sonra da anne babalarımızla Çiçekli köye pikniğe giderek haftasonu tatilimizi bitirdik.

Biz Kıbrıs'ı çok beğendik, insanları cana yakın', doğası özellikle Karpaz Yarımadasında etkileyici idi. Kibrislilar turkleri sevmez dedirtecek hic bir olayla karsilasmadik,herkes cok kibar ve yardimciydi. Sanirim bu lafin asli kibrislilar hoyrat kaba bencilce davranan turkleri sevmiyorlar olabilir, ki biz de bu tip insanlari hangi milletten olularsa olsunlar sevmiyoruz.

Kibrista savaştan kaynaklanan bir bungunluk hissetmekle birlikte ilk fırsatta (rakılar bitince) tekrar gitmeyi planlıyoruz.

Bütçe : 3kişi uçak 480 ytl
Oto kiralama 150+ Benzin 70 lira(500 kilometre)
Herşey dahil toplam: 1000 lira
Okunan kitap: Barış için oradaydılar, Türk ve Amerikan gizli belgelerinde 20 Temmuz1974 ve sonrası/Yılmaz Polat
Müzik: Santana, Feyruz, Nina Simone

11 Comments:

Yavru vatan Kıbrıs yazısında 2 yerde adım geçtiği için onur duydum. Kıbrıs yazısını uzun zamandır bekliyordum. Her zamanki gibi lezzetli bir yazı olmuş.
Çağlar
http://caglar.ca

By Blogger Çağlar, at Pazar, Aralık 07, 2008 1:18:00 PM  

Gezi notlarınızı beğeniyor ve Rss ile takip ediyorum. Sizin anlatımınızla merak edip sorabileceğim ve öğrenmek isteyebileceğim herşeyi yazılarınızda buluyorum.

Teşekkürler.

By Anonymous Salih BiLGiN, at Pazartesi, Aralık 08, 2008 10:35:00 PM  

Tesadüfen keşfettim blogunuzu
resimlerle çok hoş ve içerikli anlatmışsınız gezmeyi seven biri olarak takipçinizim bundan sonra
sevgiler

By Blogger Yelda, at Perşembe, Aralık 18, 2008 2:29:00 PM  

Keşke size çay içmeye gelebilseydik...Ülkü-Dila-Orhan

By Anonymous Adsız, at Cuma, Aralık 19, 2008 3:22:00 PM  

Bir mania mı var?

By Blogger ssbb, at Pazartesi, Aralık 22, 2008 12:16:00 PM  

Kıbrıs... Zamanında bir dört çeker ile adanın girmedik yerini bırakmamıştık Rachel ile. Hatta ben hızımı alamayıp Maraş (Varosha) sınırı boyunca Dikelya Bölgesine girmiş ve BM askerlerince durdurulmuş, aptal turist ayağı ile kurtulmuştum. Maraş'ın dış mahallelerinde giderken kola şişelerinin üst üste durduğu bakkal ve de evin kapısında yan yatmış duran bebek arabası gözmün önünden gitmeyen bir iki fotograf karesidir. Ne kadar doğrudur bilemiyorum ama Maraş'daki bazı evlerde hala savaştan kalma bubi tuzakları olduğu söylentisi vardır. Bir diğer söylenti de Sophia Loren'in zamanında Maraş'ta bir evi olduğudur. Hikayeler, efsaneler bitmez... Bu güzel geziyi paylaşıp bana tekrar usumda Kıbrıs gezisi yaptırdığınız için çok teşekkürler. Ayağınızı ve de adımlarınıza sağlık...

www.alimrachel.blogspot.com

By Blogger alimerginoglu, at Perşembe, Ocak 01, 2009 7:17:00 PM  

Dip karpazdaki o rum kahvesine girip de selam verdiğimde kimsenin bu selamı üzerine alınmamasına, üstüne bir de çay isteyince ince belli bardağın içine lipton poşet çay koyup getirdiklerinde de bu duruma bi anlam veremdim. taa ki karşı kahvedeki arkadaşlarımın yanına gidip de köyün gençlerinden orasının köydeki rum halkının gittiği bir yer olduğunu öğrenene kadar. :) Bir T.C vatandaşı olarak çok kere güney tarafına da gitme olanağı bulmuş birisi olarak ve hatta yeşil hattaki adanın ilk havaalanı savaş sırasında boşaltılan (ki hala içinde bir yolcu uçağı bulunuyor) lefkoşa havaalanına girmiş birisi olarak size teşekkürler. Yazınız çok güzeldi Kıbrısta geçirdiğim günlere sayenizde tekrar bi dönüş yaptım.

By Anonymous Adsız, at Perşembe, Şubat 12, 2009 3:17:00 AM  

çok güzel bir yazı özellikle görmek isteyip de bir türlü kısmet olmayan karpaz hakkındaki bilgiler hoşuma gitti...fakat magosa ile ilgili bir not: lala mustafa paşa camii (st nicholas catedrali) kıbrıs fethedildiğinde hemen minare eklenerek camiiye çevrilmiştir.. yani o minare de 1700'lü yıllardan kalmadır...

By Anonymous burak, at Cumartesi, Mart 28, 2009 12:03:00 PM  

merhaba bora bey,

iki gündür yazılarınızı nerdeyse aralıksız okuyorum. aslında suriye ile ilgili araştırma yaparken denk geldim günlüğünüz ancak her serüvenden sonra bir sonrakini okuya okuya kıbrıs'a kadar geldim.

yazmak istediğim nokta kapalı maraş hakkında. babamın görevi nedeniyle içeriye girme şansım oldu. içerde subay ve astsubaylar için olmak üzere iki adet orduevi var. bunlar çıkartma öncesinden kalma beş yıldızlı oteller. askerin size sakalınız uygun değil demesinizin sebebi(aslında siz askerliğinizi yaptığınız için biliyorsunuzdur ancak birçok okur anlamamış olabilir) orduevlerine günlük sakal traşı olmadığınız sürece giremiyor oluşunuz. aslında askeri kimliğiniz olmadığı için zaten sakalı sorması saçma olmuş. çok küçük de olsa bilgi vereyim dedim bilmeyenler için.saygılarımla...

http://images.google.com.tr/images?hl=tr&rlz=1B3GGGL_trTR295TR296&um=1&sa=1&q=famagusta+ghost&btnG=G%C3%B6rsellerde+Ara&aq=f&oq=famagusta+ghos

By Anonymous Adsız, at Cumartesi, Nisan 18, 2009 2:43:00 AM  

merhaba,
Sayın seyyah bey yazılarınızı ve diğer bloğunuzuda zevkle okuyorum. 1999 ylında evlendiğimizde balayı için kibris'i seçmiştik. Benim için çok güzel bir yerdir. Sanki günümüzden çok öncesine zamanda yolculuk gibi gelmişti bana.Zaten en güzel zamanları bahar ve soonbahar mevsimiymiş. Magosadaki lala mustafa paşa camii (st nicholas catedrali)ile ilgili söylemek istediğim bişi var.Katedrali inşa eden o zamanki mimar katedrale yüzünüzü verdiğinizde sol üstte yuvarlaklardan birine yüzünün şeklini yaptırmış kendinden bir hatıra bırakmak adına.Magosada Irmak pastanesinde oturmuştuk anılarımızda güzel bir yer olarak kalmıştır.Ayrıca o katedralin karşısındaki Namık kemal'in zindanınıda umarım gezmişsinizdir.Ve Aziz San Barnabas kiliseside huzur veren dinliği ile görülmeye değer yerlerdendir.

By Blogger angel, at Cumartesi, Nisan 18, 2009 10:35:00 PM  

bir dahaki sefere belapais adlı küçük semti görmenizi tavsiye ederim. bu kadar güzel kokan bir yer görmedim ben, hele bir de limonatası. ee kıbrıs'ın limonları başka olur :)

By Anonymous daysleeper, at Çarşamba, Mayıs 27, 2009 4:12:00 PM  

Post a Comment


Free Counters
create your own visited country map or write about it on the open travel guide